Haber: Müjgan HALİS

10 ili vuran ancak bütün ülkeyi derinden yaralayan depremlerin üzerinden neredeyse bir ay geçti. Hala pek çok sorun yaşanıyor, pek çok ihtiyaç giderilebilmiş değil. En son Hatay’ın “su, su, su” haykırışlarını duyduk. Depremzede diye bir kavram var ama onların arasında kadınların yaşadığı çok özgün sorunlar var. Her zaman olduğu gibi, kadınlar depremde de bütün yükü sırtlamış durumda. Kadın örgütleri depremin ilk anından beri, pek çok yerde kadınlarla dayanışıyor. Onlardan biri de Kadın Savunma Ağı.

Esma Çağlak bir Kadın Savunma Ağı aktivisti. Söyleşimizden bir gün önce dönmüştü, 15 gün kaldığı Hatay Defne’den.

Sözlerine şöyle başlıyor:

“Biz Kadın Savunma Ağı olarak ilk günden beri Defne’deyiz. O bölgedeki arkadaşlarımız hızlıca Hatay'a geçmişlerdi ve ilk bir haftadan sonra da orada kalıcı bir kadın çadırı kurduk, bir de kadın kahvesi. Kadın kahvesiyle kadınların sosyalleşebileceği bir alan yarattık.”

Çağlak yıkımın çok büyük olduğunu, depremin Hatay’ın yüzde 70’ini yok ettiğini söyleyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Defne merkez ilçelerden biri. Kent insansızlaşmış durumda. Büyük bir sessizlik ve molozların hâkim olduğu bir halin içinde insanlar parklardaki çadır kentlerde yaşıyordu ilk zamanlarda. Sevgi Parkı’nda, Atatürk Parkı'nda, Millet Parkı'nda öbek öbek çadırlar vardı. Ancak üçüncü haftada bile devletin ilgili kurumları yoktu; hala Kartal Belediyesinin, çeşitli sosyalist yapıların, feminist örgütlerin üzerinden insanlar ihtiyaçlarını karşılıyordu.

Mesela yemek gibi, barınma gibi, tuvalet gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir devlet organizasyonu uzun bir süre yoktu. Devlet nasıl var, ordusuyla var, kolluk gücüyle var.”

KADIN PEDLERİ, HASTA PEDLERİ DÜŞÜNÜLMÜYOR

Kadınların tüm bu manzaranın içinde daha sınırlı imkanlara eriştiğini belirten Esma Çağlak, “mesela hijyen” diyor ve şu vurguları yapıyor:

“Hijyen düşünülüyor ama içinde kadın pedi düşünülmüyor mesela ya da hasta bezi düşünülmüyor. Yeni doğum yapmış kadınlar var, süt sağma araçları düşünülmüyor. Bizim bulunduğumuz Defne’de çok fazla gebe kadın vardı, onların ihtiyaçları düşünülmüyor.”

Tuvalet imkanının yok denecek kadar az olduğunu belirten Çağlak, Kadın Savunma Ağı olarak kurdukları çadırda kadınların bu türden temel ihtiyaçlarını öncelediklerini söylüyor:

“Çadır alanımızın bulunduğu bölgede kadınların asgari yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri olanakları yaratmaya çalıştık. Bunun karşılığı da çok güzel oldu açıkçası. Yani oradaki kadınlarla çok güçlü bağlar kurduk.”

Çağlak, Antakya’da halen göç etmeyenlerin hangi duyguyla kaldığı şeklindeki sorumuza ise şu yanıtı veriyor:

“Ben de Antakyalıyım. Antakyalı olmak diye bir şey vardır ve Antakyalı toprağını bırakmaz öyle kolay kolay. Başka bir tarihi, başka bir kültürü vardır ve yüzyıllara dayanan bir şey bu, o yüzden de insanlarda ‘benim toprağım ve buradan çıkmayacağım’ duygusu çok kuvvetli. Antakya merkezin çoğu zaten Arap Alevi’sidir yani Nusayri’dir. Şimdi devlet onları Sünni bölgelerdeki çadır kentlere göndermeye çalışıyor ve Antakyalılar gitmek istemiyor. Çünkü geçmiş deneyimlerle bunun bir çatışmaya dönüşebileceğini biliyorlar. O yüzden parklardan çıkarılan Antakyalılar şimdi köylerine gidip, yıkık evlerinin önüne çadır kurmayı tercih ettiler.”

KADINLARLA EŞİT İLİŞKİ KURACAĞIMIZ BİR KADIN KAHVESİ KURDUK

İki hafta boyunca depremzede kadınlarla birlikte olan Çağlak kadınlara dair gözlemlerini anlatmaya devam ediyor:

“Kurduğumuz Kadın Kahvesi bu anlamda bir terapi merkezi oldu. Ağlıyorlar, bir şeyleri anlatma ihtiyacı duyuyorlar haliyle, çünkü ciddi kayıplar yaşadılar. Onların o yası yaşayabileceği de bir alan yaratmaya çalıştık. Zaten kadınlar da ‘burası sadece bana çamaşır veren bir yer değil’ diyor. Kadın çadırlarında rehabilite oluyorlar, yani kendini sağalttığı, iyileştirdiği de bir yer oluyor kurduğumuz çadırlar. Bunun bir nedeni de devlet kurumlarının onlarla ‘muhtaç’ ilişkisi kurması. Ancak biz kadın mücadelesinden deneyimli olduğumuz için karşılıklı eşit bir ilişki kuruyoruz. Çünkü bu yas hallerini kadın cinayetlerinden de tanıyoruz. O yüzden kadınlarla birlikte ve onları güçlendirebileceğimiz diyaloglar kurmaya çabalıyoruz.”

Kadınların depremden erkeklere kıyasla birkaç kat etkilendiğini ve bakım emeğinin tamamının kadınların omuzlarına yüklendiğini anlatan Çağlak bu duruma dair de şu tespitleri yapıyor:

“Kadınların ciddi bir bakım yükü var. Çocuklara bakma, yaşlıya bakma sonra o çadırın toplam yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama, bir de elektrik yok su yok. Kadınlar daha düne kadar depremde binadan nasıl çıktıysa hala o kıyafetlerle durduklarını anlatıyordu. Çünkü kendilerini en sona atmışlar, çocuklarının ihtiyaçlarını öncelemişler.”

VAJİNAL MANTAR VE MEME ALTINDA BAKTE ENFEKSİYONLARI YAYGIN

Özellikle hijyen ve temizlik sorunun kadınlarda bazı hastalıkların da ortaya çıkmasına neden olduğunu söyleyen Çağlak “Pek çoğunda tuvalet ve su olmadığı için vajinal mantar enfeksiyonları başladı” diyor ve başka sağlık sorunlarına da dikkat çekiyor:

“Hassa bölgesine gitmiştik, orası daha muhafazakâr bir yer olduğu için devlet kurumları iç çamaşırı dağıttığı halde, kadınlar erkekler dağıtıyor diye isteyememiş, alamamış. O yüzden Hatay gündüzleri de çok sıcak olduğu için ve sutyenleri olmadığı için, birçoğunun memelerinin altında bakteriler ve sonra da yaralar oluşmaya başlamış. Bu nedenle bölgeye iç çamaşırı gönderirken sadece külot değil sutyenin de unutulmaması önemli. Yıkama olanakları olmadığı için kullan-at şeklinde kullandıklarını da akıldan çıkarmamak gerekiyor.”

Kadınların spesifik ihtiyaçlarının da önemli olduğunu söyleyen Çağlak “Mesela bir cımbız bile önemli” diyor ve devam ediyor:

“Verdiğimiz bir cımbızın bile bambaşka bir etkisi var. Hani cımbız dersiniz mesela küçücük bir şey, ne önemi var ki. Ama üç haftadır o kadın kaş, bıyık hiçbir şeyini almayınca kendisini gerçekten çok kötü hissedebiliyor. Şimdi kuaför de ayarladık, aynı zamanda kendileri de depremzede olan kuaför arkadaşlar var. Onlar kolektif bir şekilde kadınların kuaför ihtiyaçlarını giderecekler.”

ŞİDDET VAKALARI DA GÖRÜLMEYE BAŞLADI

Deprem bölgesinde kadına yönelik şiddet vakalarıyla da karşılaşmaya başladıklarını söyleyen Esma Çağlak’ın anlattıkları hakikaten dehşet verici. Şunları söylüyor:

“Şiddet çok yaygın. Psikolojik şiddet en yaygını ama depremde kayıplar yaşayan erkekler o öfkeyi kadınlara yönlendiriyor. Mesela geçenlerde kocası bir kadın arkadaşımızı, zorla enkaza sokmaya çalıştı. Kadın girmek istemediği halde onu eşya alması için eski binalarına girmeye zorladı. Kadın bina yıkılacak girmek istemiyorum dediği halde hem de.

‘Dilini ve kimliğini kaybeden nesil yetişiyor’ ‘Dilini ve kimliğini kaybeden nesil yetişiyor’

Ya da zaten deprem öncesinde boşanma aşamasında olan, şiddet dolu bir evlilik içerisinde olan kadınlar var. Ve onlar aynı çadırda yaşamak zorunda kaldı bir süre. Sonra biz bunu öğrendikten sonra çadırlarını ayırmaya çalıştık.

Ya da bazı kadınların hızlıca ilden uzaklaştırılması gerekiyordu, onlara otobüs bileti aldık, kalacak yerini ayarladık.

Ancak şöyle bir durum da var; bir şiddet olayı olduğunda, yani bir koruma kararı çıkartmak istediğimizde nereye başvuracağımız belli değil, çünkü adliye yıkılmış durumda. Adliyenin bahçesinde çadır alanları var ama doğrudan kadına yönelik şiddete bakan bir alan yok. Hem bakanlığın hem baroların özel alanlar oluşturması gerekiyor. Savcıyla konuştuğumuzda ‘ben bu kadını nasıl koruyayım, çadırdan alıp yüz metre ötedeki çadıra mı götüreceğiz’ diyor. Bu konuda da devletin kesinlikle kadın örgütlenmeleriyle ortak çalışması gerekiyor.”

Bu içerik Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Gazeteciler Cemiyeti’nin “Basın Evi Destek Aracı (BEDA)” programı kapsamında hazırlanmıştır.