Türkiye de bir yılı daha savaş, yoksulluk ve krizlerle geride bırakmaya hazırlanıyor. İktidarın kadın kazanımlarına saldırdığı, hazırlanan bütçenin yine saraya, yandaşa gitmesi üzerine geçen bir yılda tüm saldırılara rağmen kadınlar öncülüğünde güçlü bir direniş gerçekleşti. Her alanda direnişi yükselten kadınlar, 2024’e günler kala direnişlerini de büyütmeye kararlılığı içerisinde.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti ) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, 2023 yılında yaşananları JINNEWS’e değerlendirdi. 

“Bu dönemde kadınların öncülüğünde çok sayıda işçi direnişleri 2023’e imza atmıştır. 2024’te kadın öncülüğünde işçi direnişlerinin artacağına inanıyoruz. Kadının ev içi görülmeyen emeği ve ev içi şiddete karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi verdiği bir evreye girdiğimiz aşikar.”

*2023 yılına tüm toplum gibi kadınlar da savaşın gölgesinde girdi. Şimdi de 2024’e savaşın gölgesinde giriliyor. Diğer yandan kadınların da haklarına yönelik saldırılara karşı sokakta oldukları bir yıldı. 2023 yılında kadınların gündeminde neler vardı?

2023, kadınlar açısından oldukça olumsuz geçti. İktidarın baskıları, ekonomik kriz, kadınların bugüne kadar kazanılmış hakları… Bunların yanı sıra önemli bir direniş senesiydi. 2023’te özellikle AKP iktidarının, bugüne kadar kadınların kazanılmış haklarını ellerinden almayla ilgili attığı birçok adımla daha belirgin hale getirdiği bir sene oldu. Özellikle Mayıs seçimlerinin hemen akabinde AKP iktidarının, yaratmak istediği toplumu, kadın bedeni üzerinden şekillendirmek istediği, toplumla ilgili tam anlamıyla düğmeye basmış durumda. Bu iktidar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi, 6284 sayılı kanunu gündeme getirdi ve kaldırmak üzere tartıştırdı. Nafaka hakkını tartıştırdı, bunlar hep kadınların kazanılmış haklarıydı. AKP bunları tartışmaya açmış durumda. 25 Kasım etkinlikleri sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir açıklama yaptı; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin aslında büyük sorunlar yaratmadığına dair bir ‘savunmaya’ geçti. Bu kadınların başarısıdır. Erdoğan’ın konuşmasındaki ikinci vurgusu, 6284 sayılı kanundu. Kadınların mücadelesi sonucu bir savunma pozisyonuna girdiğini fark ettik. 2023 ne yazık ki kadınlar açısından savaş gölgesinde geçti. Hala bir savaşla karşı karşıyayız. İsrail’in Filistin işgali devam ediyor, savaşın ilk evresinde kadın bedeninin nasıl teşhir edildiğini hatırlayalım. Tıpkı geçmişte Ekin Wan’ın bedeninin teşhir edildiği gibi şimdi Filistinli kadınların, hatta İsrailli kadınların da bedenlerinin teşhir edildiğini bu son iki aylık savaş sürecinde bir kere daha tanıklık ettik. Bu, bizlerin kabul edeceği bir şey değil, kadınların 2023’te en fazla dillendirdikleri şey ‘savaşa karşı barış’ oldu. Türkiye, Ortadoğu, Filistin ve dünyanın her yerinde kadınların barış çığlıkları yükseldi.

Kadınların imza attıkları mücadeleden biri de ekoloji mücadelesiydi. Bugün Akbelen’de kadınların öncülüğünde bu sene oldukça görünür bir seviyeye geldi. Deprem bölgesinde kadınların mücadelesini gördük, göç ettirilmek istenen depremzede kadınların, ’biz buradan gitmeyeceğiz, burası bizim topraklarımız ölene kadar burada kalacağız’ mesajlarını çok güçlü verdiler. Bir yandan kadınlar, Akbelen’de direnişteydiler bir yandan da Hatay Dikmece’de.  Türkiye’nin iki ayrı bölgesinde birbiriyle bakışarak, direndiler ve bu direnişi biz parlamentoda ağırladık. 

Tecrit en önemli gündemlerden birisiydi. Biz kadınlar için de gündemlerimizden biri tecrit idi.  Cezaevlerinde yaşam koşullu dışarıdan daha kötü, hasta mahpusların durumu ortada, bununla ilgili verdiğimiz mücadele var ama yeterince sonuç alamadık. İmralı tecridi devam ediyor. İmralı tecridinin kaldırılması, Sayın Öcalan’ın ailesi ve avukatları ile görüştürülmesi, Kürt halkı başta olmak üzere bölge halklarının haber alması çok önemli. Bununla ilgili cezaevlerinde açlık grevleri başladı. 2023’ü tamamlarken açlık grevleriyle tamamlıyoruz. Cezaevlerindeki açlık grevleri başka bir evreye geçmeden Sayın Öcalan ile görüşmeler yapılır ve Kürt sorunu noktasında kapılar aralanır diye ümit ediyoruz. Dışarıda ailelerin Adalet Nöbeti var, 2024’e girerken, tecridin, savaşın, açlığın, adalet nöbetlerinin ve açlık grevlerinin gölgesinde gireceğiz. İçinden geçtiğimiz çok ağır bir ekonomik kriz ile bütün toplumun yoksulluğunu, işçinin, emekçinin, barınamayanın, depremin en ağır krizini kadınlar yaşıyor. Yoksulluk arttıkça, ev içindeki şiddet te katlanarak artıyor. Ataerkil sistemi aklayacak bir şey değil ama ekonomik kriz arttıkça şiddetin daha da arttığını görebiliyoruz. Bu dönemde kadınların öncülüğünde çok sayıda işçi direnişleri 2023’e imza atmıştır. 2024’te kadın öncülüğünde işçi direnişlerinin artacağına inanıyoruz. Kadının ev içi görülmeyen emeği ve ev içi şiddete karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi verdiği bir evreye girdiğimiz aşikar. 2024’ün kadınların ekmek, adalet, beden, emek, kimlik sömürüsüne karşı barışı, adaleti savunduğu ve bunun mücadelesini yükselttiği bir sene ümit ediyorum. 

“Tarikat evlerinde, erkek ve kız çocuğunun cinsel istismara maruz kaldığına tanıklık ettik. Bunlar tesadüf değildir, çocuklara ve kadınlara yaklaşım bu anlayışın ürünüdür. Taciz eden, iktidarı kendinde gören erkek egemen anlayışın bu tür yerlerde nasıl çöreklendiğini, buradan nasıl beslendiğini bize bir kere daha göstermiş oluyor. Yandaş tarikatlara ciddi anlamda para aktarımı, bu ülkede esasen suçtur, bu iktidar bu suçu bilerek ve isteyerek işlemektedir.”

*İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı Başkanı Yusuf Ziya Gümüşel’in, 6 yaşındaki kızı H.K.G.’yi müridi Kadir İstekli ile evlendirerek, sistematik tecavüze uğramasına neden olduğunu öğrendik. Aleni bir şekilde vakıf ve cemaatlerde bu kadar istismarın artmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Özellikle AKP’nin iktidarlığı döneminde 2002’den bu yana kendisine yakın tarikatlarda çok büyük bir gelişme oldu. Çünkü AKP, bütün maddi olanaklarını bu tarikatlar için açtı. 1980 döneminde yükselmiş olan büyük devrimci, sosyalist ve yurtsever dalgayı kırmak için devletin özel uygulamalarından biri yandaş tarikatlara barındırma, besleme ve büyütme. Şu anda tarikat evlerinde çok sayıda çocuğun intiharına tanıklık ettik. Tarikat evlerinde, erkek ve kız çocuğunun cinsel istismara maruz kaldığına tanıklık ettik. Bunlar tesadüf değildir, çocuklara ve kadınlara yaklaşım bu anlayışın ürünüdür. Taciz eden, iktidarı kendinde gören erkek egemen anlayış, bu tür yerlerde nasıl çöreklendiğini, buradan nasıl beslendiğini bize bir kere daha göstermiş oluyor. Yandaş tarikatlara ciddi anlamda para aktarımı, bu ülkede esasen suçtur, bu iktidar bu suçu bilerek ve isteyerek işlemektedir. Çeşitli vakıflar adı altında bunu geliştiriyorlar, her insanın kendi dini inancını özgür yaşayabilmesi bizim savunduğumuz bir konudur. DEM Parti, yeryüzünde bulunan tüm insanların hangi dine, inanca, geleneğe mensupsa onların hepsini bir yaşam tarzıyla başkasına zarar vermeden, başkasının özgürlüğünü kısıtlamadan, baskı altına almadan özgürce yaşamasını hak olarak görmekte ve bizim programımızda bunun altı önemle çizilir. ‘Her halk ve inanç kendisini özgürce yaşamalıdır.’ Biz tarikatlarla ilgili böylesi değerlendirmeler yaptığımızda AKP’nin, yandaş medyası olsun, beslenenler olsun siyasal İslam’ı kendi çıkarları için kullananlar olsun DEM Parti’yi din karşıtı olduğuna dair haberler yapıyorlar. Bunlar asla gerçeği yansıtmaz, bunlar gerçeği çarpıtmaktır, tıpkı tarikatları, vakıfları, yandaş tarikatlarla ilgili çarpıtma haber yaptıkları gibi. Bu tarz yandaş olan örgütlenmelere, siyasal İslam’a, çocukların bedenlerini istismar etmek için bu konumlarını kullananları kınıyoruz ve bunu kabul etmeyiz.

“Hatay Samandağ’ın çarşı merkezi yine rezerve edilmiş. İnsanlar bu kamulaştırmanın niçin yapıldığını, yerine neler yapılacağını, kendilerine konut olarak mı dönecek? Bütün bunları vatandaş bilmiyor. Deprem koşullarının en ağır bedelini kadınlar ödüyor”

*Ve 2023 başında yaşanan deprem… Hala deprem bölgesinde ciddi sorunlar var ve bir yıl geride kalıyor. Hala ciddi barınma sorunları, yaşamsal ihtiyaçların karşılanmaması var. Yine son günlerde art arda birçok yerde depremler oluyor. Uzmanların ciddi uyarıları var. Ne söylemek istersiniz? 

Bu iktidar depremi rant olarak gördü. Ölen insanların canını rant olarak gördü. Orada evi yıkılmış olan insanların koca kışı çadırlarda ve konteynerlerde sıkıştırılmış bir hayatı kendine, ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak gördü. Bu iktidar, depremin olduğu ilk günde yoktu ve hala yok. Deprem bölgesinde hala insanlar yarınlarının ne olacağına dair bilgiye sahip değiller. Hala insanlar için yapılacak konutlara dair atılmış bir adım ortada yok. 23 Kasım’da deprem bölgesine gittik, çeşitli buluşmalar gerçekleştirdik orada duyduklarımıza inanmakta zorlanıyoruz. Ben deprem bölgesinde depremi birebir yaşayan biri olarak her duyduğumda, daha büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Yazdan kışa geçen çadırlar parçalanmış, insanlar aç, açıkta, yağmurlardan kaynaklı konteynerler ve çadırlar su aldığı için elektrik kontakları oluyor ve yangınlar çıkıyor. İnsanlar ertesi gün nasıl bir sabaha uyanacaklarını hiçbir şekilde bilmiyorlar. Konut yapılıp yapılmayacağını bilmiyorlar. Konutlar yapıldığında ne şekilde verileceğine dair bir bilgileri yok. Asgari düzeyde bir devletin yapacağı iş; çıkıp bir proje anlatır, depremzedelere, ‘konutlarınızı 2 yıl içerisinde yapıp şu koşullarda size teslim edeceğim’ ama bu açıklama dahi yapılmış değil. Daha kötü olan, bir affet yasası adı altında bir yasa çıkarıldı ve bu yasada 207 hektarlık alan (Antakya’da bu yasanın uygulanmasına başlandı) 50 bin kişinin yaşam alanına tekabül eden alanı rezerve alanı olarak ilan ettiler. Bu çıkan yeni yasada mevcut iktidar, beğendiği herhangi bir alanı rezerve alanı diyerek onu kamulaştırarak, istediği yandaşa peşkeş çekebilir. Hatay Samandağ’ın çarşı merkezi yine rezerve edilmiş. İnsanlar bu kamulaştırmanın niçin yapıldığını, yerine neler yapılacağını, kendilerine konut olarak mı dönecek mi bilmiyor. Deprem koşullarının en ağır bedelini kadınlar ödüyor. Küçücük bir çadıra, konteynere bir yaşamı sığdırmaya çalışıyorsunuz. Koca bir hayatı idame ettirmeye çalışıyorsunuz, bütün baskılara rağmen taşına, toprağına, kentine yine en fazla sahip çıkan kadınlar oldu. Bütün bu umutsuzluğun ve çaresizliğin içerisinde kadınlar hayata dört elle sarılmışlar. Kadınlar, ‘kendimizi de kentimizi de inşa ederiz’ mesajını en güçlü şekilde veriyor.

“AKP’ye ya da bizim dışımda parlamentoda grubu olan bir siyasi partiye, bize yapılan baskının yüzde 5’i uygulanmış olsaydı bugün o partilerin esamesi okunmazdı. Biz kapatıldıkça, küllerimizden yeniden doğarak, daha da büyüyerek yolumuza devam edip bugüne kadar geldik. Şimdi de adımız DEM Parti. Biz mücadelenin demlendiğini düşünüyoruz, demini aldığını düşünüyoruz. Bize yapılan baskının her evresinde biz yeni bir hikaye yazarak yola çıkıyoruz.”

*Bu yıl aynı zamanda bir seçim yaşandı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her ne kadar kazansa da aslında ülkedeki yoksulluk durumu kendini koruyor, partinize dava açıldı, ardından isim değiştirildi ve bugün yolunuza DEM Parti ile devam ediyorsunuz, partinize dönük saldırılara dair neler söylemek istersiniz?

Mücadele azmiyle yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, bu sisteme karşı yolumuza devam ediyoruz. HDP hakkında kapatılma davası açıldı, bileşenimiz olan Yeşil Sol Partiyle yola devam ettik, kongremizi yaptık isim değiştirdik. HEDEP, toplumda çok sıcak karşılanan bir isim oldu. Aslında Yargıtay tarafından ismi değiştirmemizin istemi de; toplumda bir kırılma yaratmak. Ama toplum kırılmıyor, tam tersi bu sistemin, devletin, ceberut anlayışın bizim üzerimizde estirdiği baskı politikalarına karşı toplum bilenerek karşısına çıkıyor. AKP’ye ya da bizim dışımda parlamentoda grubu olan bir siyasi partiye, bize yapılan baskının yüzde 5’i uygulanmış olsaydı bugün o partilerin esamesi okunmazdı. Biz kapatıldıkça, küllerimizden yeniden doğarak, daha da büyüyerek yolumuza devam edip bugüne kadar geldik. Şimdi de adımız DEM Parti. Biz mücadelenin demlendiğini düşünüyoruz, demini aldığını düşünüyoruz. Bize yapılan baskının her evresinde yeni bir hikaye yazarak yola çıkıyoruz. DEM Parti, bu hikayelerimizden birisi olacak. DEM Parti ile yolumuza demlenerek, zamanın içinde dönüşüm yaratarak, hikayemizi yeniden DEM Parti olarak yazacağız. Hiçbir baskı bugüne kadar bize geri adım attıramadı, yıldıramadı. Eşbaşkanlarımız, seçilmişlerimiz başta olmak üzere partimizin 10 bine yakın üyesi tutuklanmış durumda. Bunlardan hiçbir şekilde yılmadık, geri adım atmadık. Her gelen arkadaşımız, yoldaşımız devraldığı bayrağı daha da yükseğe taşımak üzere görev üstlendi. Şimdi bu görev bizde. Biz de bu görevi layıkıyla, bütün halklarımıza, cezaevlerindeki yoldaşlarımıza, bu mücadelede bedel ödemiş bütün insanlarımıza karşı görev ve sorumlulukla bayrağı daha da üste taşımayı hedefledik. Bu dönem bizim için de yeni, ümit ediyorum ki başarıyı elde edene dek, Kürt sorunu barışçıl ve demokratik bir şekilde çözülene dek, kadınlar bu topraklarda eşit ve özgür olana dek, gençler mutlu olana dek, işçi, emekçi evine sıcacık ekmeği rahatça götürene dek bu mücadele devam edecek. Adımız şimdi DEM Parti, ileride başka bir şey olsa da bu realite ve mücadele tarihi değişmeyecek.

“Dört parça Kurdistan’da mevcut olan devletin gücü yetikçe dört parça Kurdistan’da Kürtlerin statü elde etmesini, Kürtlerin mücadelesinin bir sonuç almasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çöktürme planı her yerde şu anda hayat buluyor. Tecrit, bu çöktürme planının bir parçasıdır”

*Kürtlerin ve Türkiye’nin gündemlerinden biri ise PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan haber alınmaması.  Abdullah Öcalan için Kurdistan başta olmak üzere dünya Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden Abdullah Öcalan ile görüşme başvuruları yapıldı, sizler Meclis’te açıklamalarda bulundunuz, Adalet Bakanlığı’na başvurdunuz ama herhangi bir sonuç alınamadı. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürekli yeni disiplin cezaları ortaya konulurken, deprem için acil görüşme başvurusu dahi yanıtsız bırakıldı. İktidar tarafından tecrit halinin bu kadar derinleştirilmesinin amacı nedir?

Bu tecridin amacı net olarak Kürtlerin iradesini gasp etmeye devam etmek. Sayın Öcalan’ın Kürt halkı için ne anlam ifade ettiğini bilmeyen yoktur. Sayın Öcalan konuşursa, ya da bir diyalog kapısı aralanırsa onun barışa işaret edeceğini, Kürt sorununda barışın yollarını açacağını herkes biliyor. Daha önceki deneyimle sabittir bunlar. Daha önce İmralı kapıları açıldığında, barış konusunda ne kadar yol alındığını Türkiye halkları olarak hepimiz deneyimledik. Bu iktidar, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesini istemiyor. Özellikle Rojava’da bambaşka bir plan ve projesi var, bundan dolayı Kürt sorunu konusunda adım atmak yerine tam tersi Kürt halkına dönük çöktürme planı devam ediyor, hem Türkiye’de hem Rojava’da hem de Güney Kurdistan’da.  Dört parça Kurdistan’da mevcut olan devletin gücü yettikçe dört parça Kurdistan’da Kürtlerin statü elde etmesini, Kürtlerin mücadelesinin bir sonuç almasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çöktürme planı her yerde şu anda hayat buluyor. Tecrit, bu çöktürme planının bir parçasıdır. Sayın Öcalan üzerindeki tecrit kalkar ve İmralı kapıları açılırsa bir diyalog süreci başlamasının olasılığı çok yüksektir. Dışarıda bu tecridin kırılmasını isteyenler, bir yanıyla da amaçları Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi konusunda kapıların aralanması, burada Sayın Öcalan’ın bir rol ve misyon sahibi olduğu için bu olanakların açılması istendiği için İmralı tecridi kırılsın deniliyor. Parti olarak tutumuz bellidir. İmralı tecridinin kırılması ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi için dört parça Kurdistan’da, Kürt halkının statüsünü kazanması ve Kürtçenin anadilde bir eğitim hakkının kazanabilmesi için bizler çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 2024’e girerken, cezaevlerindeki açlık grevleri daha ağır bir duruma gelmeden tecrit kırılır Kürt sorunu konusunda kapı aralanır.

“Bize düşen en büyük görev, açlık grevleri daha ağır bir tabloya dönüşmeden bizde daha ciddi bir yol alırız. Tüm demokrasi güçlerine görev düşüyor ve çağrımdır; gelin bu karanlığı tersine çevirelim, aydınlığa çevirelim ve ortak bir mücadele yürütelim.”

*Açlık grevleri ile devam etmek isterim. Cezaevlerindeki tutsaklar da “Abdullah Öcalan’a özgürlük Kürt sorununa siyasi çözüm” kampanyasına katılarak açlık grevi eylemi başlattı. Öncelikle bu kampanyaya ilişkin ne söylemek istersiniz? Çünkü ilk kez Kürt halkı değil de Kürt halkının dostları bu kampanyanın startını verdi. Ve devamla şunu sormak istiyorum. Cezaevlerinde yoğun baskılar ihlaller var, hasta tutsaklar var ve buna rağmen bir direniş var ve tutsaklar açlık grevi başlattı. Bu açlık grevleri dışarıya bir eleştiri olarak da değerlendiriliyor. Siz bu konuyu nasıl ele alıyorsunuz?

Keşke dışarıdaki demokrasi güçleri olarak hep birlikte hem tecridi kırabilseydik hem de Kürt sorununun barışçıl demokratik yöntemlerle çözüm kanallarını açabilseydik. Burada demokratik siyaset yeterli değil, bu bizim özeleştirimizdir. Türkiye’de demokrasi güçleri daha güçlü bir şekilde bir araya gelmeyi elbette başarabilirdi, bu birkaç açıdan elzemdir. Şu anda mevcut olan AKP iktidarının uygulamaları. Bir faşist yönetimle yönetiliyoruz, demokrasinin ‘d’ si yok ortada, demokrasinin kırıntıları yok. Bugün en temel hak olan seçme ve seçilme hakkını dahi kayyım atayarak, Kürt halkının iradesini elinden almış durumdadır. Toplumun yarıya yakınını oluşturan Kürt yurttaşları yok saymıştır, onları filen vatandaşlıktan çıkarmak anlamına gelmektedir bu kayyım sistemi. Kayyım rejimi bir tek orada değil, en son Türk Tabipler Birliği’ne (TTB) atandı. Beğenmedikleri meslek odaları, sendikalar… Onlara uymayan, biat etmeyen her kesimi ya yargı sopasıyla ya da açlıkla terbiye etmeye çalışıyor. AKP iktidarı zamanında KHK ile görevinden uzaklaştırılan on binlerce insan var. 1980 darbesinde bile bu kadar insan işinden edilmemiştir. Şimdi insanları açlıkla terbiye etmeye çalışan bir iktidar var. Kadınlara dönük baskılar, doğa talanı, gençlik göç yolunu tutmuş durumda. 80 döneminden daha çok göç yaşanıyor Türkiye’den Batı’ya doğru. Bu kadar antidemokratik uygulama varken, işçilerin, emekçilerin, kadınların, halkların, ezilenlerin, sömürülenlerin tüm kazanımları bu iktidar tarafından ellerinden almaya çalışıyor. En geniş yelpazedeki demokrasideki ittifakı, faşizme karşı en büyük cepheyi örmek gibi bir görev ve sorumluluğumuz var. Bunu yeterince yapabildik mi? Hayır yapamadık. Bu da bizim kendi özeleştirimiz olmalıdır, hem DEM Parti olarak hem de bu ülkedeki demokrasi güçleri olarak topluma vermemiz gereken özeleştiridir. Biz bunları başarmış olsaydık, cezaevlerinde açlık grevleri başlamış olmayacaktı. Bugün elbette açlık grevleri hepimiz biliyoruz ki mahpusların en son başvurduğu yöntemdir. Cezaevi koşullarının iyileştirilmesi için bile nadiren başvurdukları yöntemdir. Fakat cezaevlerinde 106 hapishanede açlık grevi başlamışsa bunun anlamı büyük ve önemlidir. Cezaevlerinde çok ciddi hak ihlalleri var, hasta mahpuslara çok kötü davranılıyor, bir işkencehaneye dönüştürülmüş durumda. Normal sağlıklı bir insan için bile cezaevleri bir işkencehane pozisyonunda. Faşist otoriter rejimler dışarıda baskıyı ne kadar arttırırsa cezaevlerinde bu baskılar üçe, beşe katlanır. Vermemiz gereken bir özeleştiri var. Ümit ediyoruz ki; DEM Parti’nin yanı sıra Türkiye’deki demokrasi güçleri olarak hak olan yaşam hakkını savunup, mücadelemizi buradan yükseltiriz. Bugün dünyada en önemli hak yaşam hakkıdır. Yaşam hakkını kaybettikten sonra geriye hiçbir haktan söz etmenin önemi yoktur. Yaşam hakkı başta olmak üzere cezaevindeki tüm hakların hayata geçmesi lazım. Bize düşen en büyük görev, açlık grevleri daha ağır bir tabloya dönüşmeden biz de daha ciddi bir yol alırız. Tüm demokrasi güçlerine görev düşüyor ve çağrımdır; gelin bu karanlığı tersine aydınlığa çevirelim ve ortak bir mücadele yürütelim.

“Kürt milletvekilimiz bir selamlama yaptığı zaman ona edilen hakaretlerle bu ırkçılık yeniden körükleniyor. Parlamentoda, dışarıda söyledik; hiçbir ülke çok dili, dinli olduğu için bölünmez. Demokratik bir zeminde tüm halkların eşitlik hakkı üzerinde yaşadığı bir ülkede ki biz Türkiye’nin öyle olması için mücadele ediyoruz. Bir ülke asla bölünmez tam tersi daha güçlü bir toplum yapısı ortaya çıkar.”

*Buradan Meclis’e gelmek istiyorum, sık sık Meclis’te çözümün adresini gösterdiniz, Abdullah Öcalan ile görüşmelerin başlatılması ve Meclis’te bu sorunun derhal çözülmesi gerektiği üzerine çağrılarınız duyulmazken, Genel Kurul’da Abdullah Öcalan’a ve cezaevlerine gönderilen selam dahi iktidar grupları tarafından tepkiye neden oldu. Hala Meclis’te Kürtçe selamlamanın tepkiye neden olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve çözüm sürecinin de sık sık ana muhalefet dediğimiz partiler tarafından eleştirilmesini nasıl yorumluyorsunuz? 

Çözüm parlamentodur, biz her fırsata parlamentoya işaret etmekten vazgeçmeyeceğiz. Bizim acil olan teklifimiz, Kürt sorununa dair parlamentoda bir çalışma grubu kurmak. Bunu her zaman söyledik, söylemeye devam edeceğiz. Ama bütün dillere bir düşmanlık var, bu tekçi ve ırkçı yaklaşım her yerde hakim. Bugün Kürtçe selamlama yapıldığı için ne kadar ağır hakaretlere maruz kalındığını parlamentodaki bütün kamuoyu görüyor. Sadece bu da değil, Mardin milletvekilimiz George Aslan, Süryanice Noel kutlaması yaptığı için nasıl hakaretlere maruz kaldığını gördük. George şunu söylemek zorunda kaldı; ‘600 milletvekili içinde tek Hristiyan vekil benim bana bir dakika fazla verir misiniz?’ dedi. Türkiye’de 72 milletten fazla insan yaşıyor. Herkesin yaşadığı bir memleket burası, Hristiyan, Müslüman, Alevi’si… Kendi yaşam alanlarımıza baktığımızda halklar arasında problem yok. Kışkırtılmış tekçilik ve milliyetçiliğin olduğu yerde sorun çıkmakta. Ne yazık ki parlamento da bütün bunların çözüm noktası olması gereken yerken, ırkçılık ve milliyetçilik bu parlamento da yeniden üretiliyor. Kürt milletvekilimiz bir selamlama yaptığı zaman ona edilen hakaretlerle bu ırkçılık yeniden körükleniyor. Parlamentoda da dışarıda da söyledik; hiçbir ülke çok dili, dinli olduğu için bölünmez. Demokratik bir zeminde tüm halkların eşitlik hakkı üzerinde yaşadığı bir ülkede ki biz Türkiye’nin öyle olması için mücadele ediyoruz. Bir ülke asla bölünmez tam tersi daha güçlü bir toplum yapısı ortaya çıkar. Bir taziyeniz varsa Hristiyan bir komşunuz gelip taziyenizde bulunuyorsa bu sizin en büyük zenginliğinizdir. Türkçe bir ağıt yakarken, bir anne size Kürtçe ağıtlarla eşlik ediyorsa bu coğrafyanın en büyük zenginliğidir. Buradan bölünme paranoyası çıkaran iktidara, yüzyıllık devlet anlayışına karşı halkların demokratik bir zeminde, birlikte yaşayabileceğini gösterebileceğimize inanıyoruz. Parlamentodaki bu yaklaşımları umursamıyoruz, mücadelemize olduğu yerden devam ediyoruz. Anadil haktır ve anadilimizi her yerde kullanmaya devam edeceğiz.

“Bütçe dediğimiz şey aslında bir politik tercihtir. Ülkeyi nasıl yönetmek istiyorsanız, bir yıllık planınız politik tercihlerin ürünüdür. Bu bütçeye baktığımızda; ranta, hortumlamaya var, kamu bankaları soyup soğana çevirdi. Şehir hastaneleri, oto yollara devlet kendi bütçesinden gelir sağlıyor ama yandaşlarına kira olarak veriyor.”

*Meclis ile devam edelim, 2024 Yılı merkezi bütçe görüşmeleri sona erdi. Bu bütçe de Meclis’ten geçti. Partiniz sık sık bu bütçenin savaş bütçesi ve halkın bütçesi olmadığını savundu. İktidar tarafından hazırlanan bu bütçeye dair eleştirileriniz nelerdir? 

Bu iktidar Türkiye’nin bütün varlıklarını, zenginliklerini yandaşlarına yedirdi. Türkiye tarihinde iktidarın çalmalarına tanıklık ettik ama bu iktidar hepsine rahmet okutacak kadar çaldı. Bu ülkenin bütün varlıklarını çaldılar, kalanını da savaşa ve özel harp yöntemlerine ayırdılar. Bu iktidarın bütçesinin savaş bütçesi olduğunu söylerken tam olarak, Rojava’ya, Güney Kurdistan’a yağdırdığı bombaları da kast ediyoruz, Türkiye’nin içinde de koruculara ayırdığı ödeneklere, bireysel silahlanmaya ayırdığı ödeneklere de söylüyoruz. Burada adeta çeteler oluşturdular, Şırnak’ta bunun tanıklığını yapıyoruz, Kurdistan’da bunları görüyoruz. Uyuşturucu ticareti yapan, çocuk ticareti yapan şebekelerle el birliğiyle bir yandan Kürt gençliğini hedef aldılar, özel harp yöntemleriyle apolitik bir gençlik yaratma çabasında ve buna binlerce para harcıyorlar. Bir yandan ülkeyi uyuşturucu batağının içine sürükledi. Tüm dünyada Türkiye’den, narko devlet olarak bahsediliyor. Kara paranın en çok aklandığı ülkelerden biri haline geldi. Bu iktidar özellikle yandaşlarına, 5’li çetesine yedirdiği paranın da haddi hesabı yok. Bütçe dediğimiz şey aslında bir politik tercihtir. Ülkeyi nasıl yönetmek istiyorsanız, bir yıllık planınızın politik tercihlerin ürünüdür bu bütçe. Bu bütçeye baktığımızda; ranta, hortumlamaya var, kamu bankaları soyup soğana çevirdi. Şehir hastaneleri, oto yollara devlet kendi bütçesinden gelir sağlıyor ama yandaşlarına kira olarak veriyor. Kime para yok; kadına bütçe yok, şiddetle mücadele için bütçe yok, gençlerin geleceği ile ilgili bütçe yok, işçi ve emekçinin güvenceli çalışması için bütçe yok, depremzedelere konut yapmaya geldiğinde para yok. Peki, bu para nereye harcanıyor? DEM Parti olarak, bütçe günü demokratik ekonomi programımızı da açıkladık. ‘Biz bu bütçeyi yönetiyor olsaydık, bu bütçeyi nasıl harcardık?’ sorusuna programımızla cevap verdik. Ezilenler ve sömürülenler için, işçi, emekçi ve barış için kullanırdık bu bütçeyi.

“Biz Türkiye’nin dört bir yanı için kent uzlaşısı stratejisiyle yola devam edeceğiz. Kent uzlaşısında o partinin yerelde bulunan bütün demokrasi güçleri, örgütlü yapıları, toplumsal yapılarını içeren stratejisidir. Bir kent nasıl yönetilmek isteniyorsa ortak bir adaya kadar bu sürecin uzanabileceği bir strateji içerisinde olacağız.”

İmamoğlu: Binali Yıldırım’dan daha memnundum İmamoğlu: Binali Yıldırım’dan daha memnundum

*Yeni yıla bir seçim maratonu ile gireceğiz. Yerel seçimlere ilişkin DEM Parti olarak batıda aday çıkarılacak kimi yerleri açıkladınız. Yerel seçimlere ilişkin Kurdistan’da nasıl bir hava bizi bekliyor olacak? Batının büyük kentlerinde nasıl bir yol izleyeceksiniz? Bir ittifak söz konusu olur mu?

Kurdistan’da kayyım atanmış belediyelerimizin hepsini geri alma konusunda son derece kararlıyız. Sadece geri almak değil, aynı zamanda yeniden kayyım atanmasını engelleme konusunda da kararlıyız. Bu konuda AKP iktidarı, belediyelerimizde kayyım stajı yaptı ama bir o kadar bizde deneyim elde ettik. Halk, toplum ve DEM Parti olarak bizlerin bu konuda deneyimleri oldu ve biz aynı zamanda az farkla kaybettiğimiz belediyeleri almak üzere de yoğun bir çalışma içerisindeyiz. Bir süredir seferberlik halindeyiz, toplumla, halkımızla birlikte yoğun bir çalışmaya başlamış durumdayız. Batı içinde keza parti sözcümüz bir açıklama yaptı, nerelerde aday çıkaracağımıza dair ilk elden onları sundu kamuoyuna. Aday çıkarma hazırlıklarımızı sürdürmekteyiz fakat baştan beri bizler de başta bunu söyledik; ‘Batı’da işbirliklerine kapalı değiliz. Bu olacaksa demokratik bir zeminde ilkeleri açıkça kamuoyunda konuşulmuş işbirlikleri olmalıdır.’ Biz Türkiye’nin dört bir yanı için kent uzlaşısı stratejisiyle yola devam edeceğiz. Kent uzlaşısında o partinin yerelde bulunan bütün demokrasi güçleri, örgütlü yapıları, toplumsal yapılarını içeren stratejisidir. Bir kentin nasıl yönetilmek isteniyorsa ortak bir adaya kadar bu sürecin uzanabileceği bir strateji içerisinde olacağız. MYK toplantımızda, kent uzlaşısı çalışmalarını sürdürecek birim oluşturduk. Kendi içinde çeşitli iş bölümleri yaptık, çalışmalarımız için yola koyulmuş durumdayız. Hem Kurdistan hem batı için aday başvurularımız devam ediyor. Başta kadınlar, gençler, engelliler olmak üzere herkesin bu demokrasi şöleninde bir rolü olsun, gelin adaylığınızı koyun. Ön seçim olacak yerlerde demokrasi şöleni gibi geçsin. Şu an bunun çabası içerisindeyiz. Bu yerel seçimlerde kazanma üzerine stratejimizi kurduk. Kent uzlaşısı ile her yerde kazanmayı hedefliyoruz. Seçmenimizin, halkımızın olduğu, DEM Parti’nin üyesi olan, seveni olan, gönüllüsü olan her seçmenin iradesinin o yerel yönetime yansıyacağı bir denklemle ortaya çıkacağız. Önümüzdeki seçimlere böyle tasarlıyoruz, başaracağımıza inanıyoruz.

“Cumhuriyetin demokratikleşmesi için önemli bir adım olur, ülkemizin içinden geçtiği bu ağır cendereye, anti demokratik uygulamalara karşı demokratik zeminde adımlar atılmış bir yıl olmasını diliyorum.”

*Ve son olarak 2024’e ilişkin ne söylemek istersiniz, gelişmeler ışığında öngörünüz nedir, nasıl bir yıl bekliyor toplumu, kadınları, gençleri, halkları… Ve sizler neler yapacaksınız?

2024’ün tarihsel bir anlamı var, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının ilk senesi. Biz Cumhuriyetin yüzyıldır demokratikleşmediğini, halkların sorunlarının çözülmediğini, insan hakları, kadın hakları, ekoloji konusunda yeterince adım atılmadığını her daim ifade ettik. 2024’te Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk senesinde bütün halklar, inançlar ve sömürülenler açısından olumlu bir sene geçmesini, onların lehine bir sene geçmesini umuyoruz. Çabamız, mücadelemiz bu yönde olacaktır. Cumhuriyetin demokratikleşmesi için önemli bir adım olur, ülkemizin içinden geçtiği bu ağır cendereye, anti demokratik uygulamalara karşı demokratik zeminde adımlar atılmış bir yıl olmasını diliyorum. Bütün yurttaşlarımızın yeni yılı kutlu olsun.