Hatip Dicle: Öcalan özgür olmadan çözüm olmaz

Hatip Dicle gündeme ilişkin açıklamlarda bulundu.

Hatip Dicle: Öcalan özgür olmadan çözüm olmaz

İmralı Heyeti üyesi Hatip Dicle, yaptığı görüşmelerde PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, Nelson Mandella’nın “Ben tamamen özgür olmadan bu kadar ağır yükün altına giremem” sözünü anımsattığını belirterek, “Sayın Öcalan özgür olmadan çözüm olmaz” dedi. 

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998’de Suriye'den çıkarılmasıyla başlayan, 15 Şubat 1999’da Türkiye getirilmesiyle devam eden uluslararası komplonun üzerinden 23 yıl geçti. İmralı’da ağır tecrit altında tutulmasına rağmen Öcalan, demokratik çözüm ısrarını sürdürdü. PKK Lideri Öcalan ile devlet heyeti arasında 2013 ile 2015 yılları arasında “çözüm” adı altında yürütülen süreçte İmralı Heyeti'nde yer alarak, 2014 yılında Öcalan ile görüşmeye başlayan Kürt siyasetçi Hatip Dicle, uluslararası komploya dair değerlendirmelerde bulundu. Öcalan’ın İmralı’daki büyük direnişiyle komplonun sonuç alamadığını söyleyen Dicle, uluslararası komplo, İmralı tecridi, Öcalan ile görüşmeleri, devreye konulan savaş politikaları ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İmralı'ya dair açıklamalarına ilişkin Mezopotamya Ajansı'nın sorularını yanıtladı. 

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998’de başlayıp, 15 Şubat 1999’da esaretle sonuçlanan uluslararası komplonun öncesinde neler yaşandı ve Öcalan neden hedef seçildi?

Özal’ın öldürülmesinden sonra Eşref Bitlis’in de cinayetle tasfiye edilmesiyle bu kanat büyük bir darbe aldı. Bu soykırımcı, NATO ve Gladyo kanadı, Kürdistan’da büyük bir terör estirme harekatı başlattı. Bu ekip, 17 bin faili meçhul denilen ama faili devlet olan cinayetler işledi, köyler yakıldı.

12 Eylül 1980’den hemen sonra Kürdistan’daki değişimleri ve Kürtlerde ortaya çıkan dinamiğe bir göz atmak gerekiyor. 12 Eylül askeri faşist diktatör yönetimi, Kürt halkında gelişmekte olan ulusal hareketleri boğmayı birinci hedef olarak görüyordu. Bu nedenle Kürdistan ve halk üzerinde gerçekten çok büyük bir devlet terörü estirildi. O döneme tanık olan insanlarız. Köylerde silah arama bahanesiyle köylülere her türlü kötü muamele, işkence yapıldı, Amed Cezaevi’nde insanlık dışı baskılar, işkenceler yaşandı. Kürdistan baştanbaşa büyük bir zulüm altındaydı. Buna karşı cezaevlerinde başlayıp, daha sonra 1984’te gerillanın harekete geçmesiyle Kürdistan’da büyük bir direniş baş gösterdi. Bu toplumsal dinamik çok önemliydi. Diğer Kürt isyanlarıyla karşılaştırılarak, bu isyanın da çok kısa süreceklerini tahmin ettiler. Devlet de bu iddiadaydı. “Biz bu üç beş çapulcuyu çok kısa zamanda bitireceğiz” deniliyordu. Ama öyle olmadı. Gerilla gün geçtikçe gelişti, büyüdü. 

Bu süreçle 1988’e gelindiğinde gerillanın direnişinin 4’üncü yıldönümünde 2’nci bir toplumsal dinamik daha gündeme geldi. Botan bölgesi başta olmak üzere köy ve ilçelerde başlayan halk serhildanları (direniş) yeni bir toplumsal dinamik olarak devreye girdi. 1990’lar geldiğinde Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kuruluşu, 1991’de halkın büyük bir desteğiyle ilk defa Kürt kimliğiyle parlamentoda bir Kürt grubunun temsili ve 3’üncü bir dinamik olarak devreye girmesi gerçekten Kürt halkının mücadelesinin gelişimi açısından önemli noktaydı. Kürdistan’ın Güney parçasında, 1992’de parlamento seçimleri yapıldı. Federe bir devlet oluşumunun geliştirilmesi bütün bu dinamikler devlet içinde iki farklı çizginin oluşmasını da beraberinde getirdi. Bunlardan birisinin artık bu sorunun şiddet yöntemleriyle çözülemeyeceği kanaat getiren Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis öncülüğünde yürüyen barışçıl çözüm arayışıydı. Sayın Öcalan bunu değerlendirdi. 17 Mart 1993’te ateşkes ilan ederek, karşılık verdi. Ama sonuçta bu Özal’ın öldürülmesine neden oldu. Bu hamle sorunun barışçıl yolla çözümü devlet içindeki Gladyo tarafından engellendi. Bunların başını Doğan Güreş (Dönemin Genelkurmay Başkanı) çekiyordu. Komplolar ve Özal’ın öldürülmesinden sonra Eşref Bitlis’in de cinayetle tasfiye edilmesiyle bu kanat büyük bir darbe aldı. Bu soykırımcı, NATO ve Gladyo kanadı, Kürdistan’da büyük bir terör estirme harekatı başlattı. Bu ekip, 17 bin faili meçhul denilen ama faili devlet olan cinayetler işledi, köyler yakıldı. 

1995’te ilginç bir gelişme oldu. O dönemde genel seçimler öncesinde Sayın Öcalan bir kez daha ateşkes kararı aldı. Fakat bu da 1996’da bir suikast girişimiyle boşa çıkarıldı. 3 Kasım 1996’da Susurluk yaşandı. Devletin ne kadar çeteleştiğini, kirlendiğini gösterdi. Tüm bunların sonucunda 1 Eylül 1998’de Sayın Öcalan tekrar ateşkes kararı aldı. Ama ateşkes sürecini sağlamaya çalışan ekip, kontrolü elinde tutamadı. Çok kısa zamanda soykırımcı, NATO’cu kanat, gücü tekrar eline aldı. Bu egemenlik sonucunda bu uluslararası komplonun başlangıcını temsil eden Kara Kuvvetleri Komutanı Hatay sınırına gidip, Suriye’yi tehdit etti. 

Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad’ın Yardımcısı Abdulhalim Handdam, o dönemleri yaşananları daha sonra hepsini bir bir anlattı. Hafız Esad, Türkiye ziyaretinden sonra, Sayın Öcalan ile görüşmek için Abdulhalim Handdam’ı gönderiyor. Abdulhalim Handdam, Hafız Esad kendisine “siz Öcalan ile bir görüşün. Durumlar nedir bir de ondan öğrenelim” dediğini aktarıyor. Abdulhalim Handdam de yazdığı anılarında, “Sayın Öcalan’ı davet ettim. Geldi, kendisine bir soru yönelttim. Türkiye’nin tehditleri ciddi mi, blöf mü?” diye sordum. Sayın Öcalan da bana çok yalın bir şekilde, “Hayır, bence ciddidir” diyor. Ortadoğu’daki gelişmeler, NATO’nun tutumu da bunun ciddi olduğunu otaya koyuyor. NATO o dönemde ABD öncülüğünde Doğu Akdeniz’de büyük bir donanma yığınağı yapmıştı. Abdulhalim Handdam yine anılarında, “Ben kendisine bir soru daha yöneltim. Peki bu durumda ne yapabiliriz? Çok zeki, hemen benim ne demek istediğimi anladı. Benim söylememe fırsat vermeden kendisi dedi ki ‘benim Suriye’den çıkmam gerekiyor’ dedi.” 9 Ekim böyle gelişti. Sayın Öcalan’ın Suriye’den çıkışının süreci böyle oluştu. 

Daha sonra Sayın Öcalan 4 ay boyunca NATO, ABD ve Gladyonun takibinde oldu. Atina, Moskova, Roma derken Avrupa’da daha sonra büyük bir komplo ile Sayın Öcalan, Güney Afrika’ya götürülecek denilerek Kenya’nın başkenti Nairobi’ye götürüldü. Sayın Öcalan, 15 Şubat’ta Türkiye güçlerine teslim edilmesiyle komplo süreci gerçekleşmiş oldu. 

Komplonun yapıldığı dönemde Türkiye ve Ortadoğu’da durum neydi?

Kürdistan’da 1 Eylül 1998’de ateşkes ilan edildiği için gerilla bu 4 ay ateşkes konumundaydı. Kürdistan’da halk üzerindeki baskı ve terörde herhangi bir azalma yoktu, aynı şekilde sürüyordu. Türkiye’de de savaş politikalarından dolayı ekonomi iyi bir durumda değildi. Ortadoğu’da da Sayın Öcalan’ın Suriye’den çıkmayacağı hesaplanarak hem İsrail hem de NATO güçleri alarm halindeydi. Sayın Öcalan bunları öngörerek, Suriye’den çıktı. Bölgede o sırada Irak’a müdahale de düşünülüyordu. 1991’de Körfez savaşı başladı, 2003’te Saddam devrilene kadar sürdü. ABD 2 şey yapmaya çalıştı. Birincisi sürekli askeri anlamda zaman zaman bombalamayla, Saddam rejimini karışıklıklar çıkarmaya çalıştı. Bir yandan da Saddam’ın yerine geçecek, ABD ve kapitalist modernitenin kontrolünde bir Irak’ın oluşmasının çabasındaydı. 27 Eylül 1998’de KDP ve YNK, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright tarafından bir araya getirildi. Güney Kürdistan’da yeni bir süreç için adım atıldı. O dönemde 27 Eylül 1998’de mutabakat metni imzalandı. Bir madde de KDP-YNK birlikte PKK’yi Güney Kürdistan’dan çıkaracağına yönelik bir madde yer aldı. O dönemde genel olarak Ortadoğu’daki durum ve Güney’deki durum böyleydi. 

1997’de Öcalan’ın savunularında da var ama açmaz. İsrail birilerinin aracılığıyla Sayın Öcalan ile irtibata geçiyor. İsrail’in ve kapitalist modernite güçlerinin Ortadoğu’daki “Büyük Ortadoğu Projesine (BOP)” katılımı dayatan bir teklifle geldiler. Sayın Öcalan şunu kendilerine belirtiyor: “Biz her türlü ilişkiye açığız ama biz özgürlük hareketiyiz. Özgürlük hareketinin herhangi bir blok ve devlet grubuna entegre olması beklenmemelidir’ diyor. Ziyaretten birkaç gün sonra Mam Celal Sayın Öcalan’ın yanına gidiyor. Sayın Öcalan’a diyor ki, “Serok Amerika size çok kızmış. Sebebi nedir” diye soruyor. Sayın Öcalan da durumu aynen anlatıyor. Mam Celal, tekrar diyor, “Size çok kızmışlar, kendinize dikkat edin.” 1998’in adımları 1997’de netleşmişti.

O dönem komplo için “Başı gövdeden koparmak, gövdeyi tasfiye etmek” stratejisinin devreye konulduğu tespitleri yapıldı. Sonuç alındı mı?

Doğu, Güney, Rojava Kürdistan’ı, her yer ayaktaydı. Kürtler çok büyük bir sahipleniş ve eylemlerle komplosu devletlerin planladığı gibi gitmedi. Sayın Öcalan’ı idam etmeyi planlamışlardı, bunu da Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edildiği 29 Haziran’a denk getireceklerdi. 

Komplonun yaşandığı dönemde cezaevindeydik. Uluslararası komplo Kürt halkını çok derinden sarstı. Komploya direnen 3 konuyu iyi bilmek ve değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, Sayın Öcalan’ın direnişiydi. Sayın Öcalan kaba bir direniş içine girmedi. İlk konuşma fırsatı olduğunda, ateşkesin devam etmesi gerektiğini belirtti. Demokratik Cumhuriyet ile Türkiye’deki soruna çözüm bulanabileceğini söyledi. Uluslararası güçler komplo ile ilk hedefleri Sayın Öcalan’ı idam ettirmek, yok etmekti. Türkiye’de 10 yıllara yayılacak büyük bir Kürt-Türk savaşını yapmak niyetindeydiler. Neden? İngilizlerin ta Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’ya müdahaleleri sırasında uyguladıkları bir taktikleri vardı: “Tavşan kaç tazı tut.” İki gücü çatıştırma, ikisini de zayıflatıp, kendine bağlamak isteniyordu. Bu çıkacak savaş ile hem Türkiye’yi zayıflatıp, Ortadoğu’ya müdahaleyi hazırlamak, diğer yandan da “gövde” dediği PKK’nin örgütlülüğünü zayıflatarak, onu da bir şekilde KDP’lileştirmek istiyorlardı. KDP, tamamen kapitalist modernitenin denetimindeydi. Sayın Öcalan ilk önce bu oyunu bozmaya çalıştı. Kendisini sorgulayanlara bunları anlatıp, komplonun muhakkak halklar lehine çözülmesi gerektiğini söyledi. Bu konuda Sayın Öcalan’ın ısrarı ve direnişi gerçekten sonuç verdi.

  

İkincisi halkın güçlü sahiplenişi oldu. Bütün Kürdistan parçalarında PKK ile ilişkisi olmayanlar bile büyük bir sahipleniş içindeydi. Avukatlar bizi cezaevinde ziyarete geldiğinde, İstanbul boğazından geçildiğinde her yerde dumanların yükseldiğini anlatıyordu. Halk kendiliğinden harekete geçmiş, büyük bir sahiplenme hareketiydi. Her yerde kendi kararlarıyla eylemler yapıldı. Urfa Emniyet Müdürü, HEP Genel Başkanımız Feridun Yazar’a “Feridun bey Öcalan’ın yakalandığı gün Urfa’da 600 eylem oldu” diye söylüyor. O dönem HADEP’in (Halkın Demokrasi Partisi) o kadar gücü olmamasına rağmen her alanda halkın büyük bir sahiplenişi oldu. 

3’üncüsü ise özgürlük mücadelesinde direnenler, yurtsever halkımızdan 200’ün üzerinde kişi Sayın Öcalan’ı sahiplenerek, yaptıkları fedai eylemleridir. ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, “Biz tepki bekliyorduk ama bu kadar büyük bir tepkiyi beklemiyorduk” diyordu. Doğu, Güney, Rojava Kürdistan’ı her yer ayaktaydı. Kürtler çok büyük bir sahipleniş ve eylemlerle komplosu devletlerin planladığı gibi gitmedi. Öyle planlamışlardı ki Sayın Öcalan’ı idam edecekler, ortadan kaldıracaklar, bunu da Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edildiği 29 Haziran’a denk getireceklerdi. Karar veriliş tarihi, o tarihti. MHP’li, faşist, kontracı kesimler her yerde gösteriler yaparak, bir an önce Sayın Öcalan’ın idam edilmesini istiyordu. Hiç unutmam dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 2000’de TV’de şunu diyordu: “Bakın devletin menfaatleri gereğince bu idamın yapılmaması gerekir.” Ondan sonra devlette net bir tavır oluştu. Dosya Meclis’e gönderilmeden Başbakanlık’ta tutuldu. Bülent Ecevit de “Ben idamdan yana değilim” dedi. 

Fizikken başı dedikleri, Önderlik hareketiydi, PKK’ydi, stratejik önderlikti. Sayın Öcalan’ı böyle bir komployla şehit edilmesi Türkiye’nin altından kalkamayacağı büyük bir yük demekti. Bize dost olanlar bile PKK, bu komplondan sonra ancak 6 ay yaşar diyorlardı. Ama tabi öyle olmadı, 50’inci yıla gidiyor. Sayın Öcalan’ın 1973 Newroz’unda başlayıp, bugüne kadar 50’inci yılana kadar gelmiş ve büyümüştür. Ne baş gövdeden ayrılabildi ne de gövde parçalandı. Gövde halktı, destekti, özgürlük savaşçılarıydı, direnişti.

Öcalan esaret altına alındığında ve Türkiye’ye getirildiğinde siz cezaevindeydiniz. İlk olarak nasıl duydunuz, ilk tepkiniz neydi, nasıl yorumladınız?

O dönemde cezaevinde olmak en zoruydu. Dışarda olsak, elimiz kolumuz bağlı değildi, muhakkak kendi rolümüzü oynamaya çalışırdık. Zindanda olmak, tecrit edilmek, halktan uzakta olmak o şartlarda çok zordu. Biz sürekli izliyorduk haberleri. 15 Şubat saat 11.00’de cezaevinin savcısı, birinci, ikinci müdürleri, başgardiyanlar koğuşumuza geldi. Sonradan öğrendik ki bunları Adalet Bakanlığı göndermiş. Gidin DEP’lilerin buna karşı tepkileri nelerdir, ne düşünüyorlar, birinci elden öğrenin demişler. Sessizlik saati olduğu için TV kapalıydı. İçeri girer girmez Orhan Doğan’a dediler ki “TV neden açık değil” diye sorunca Orhan Doğan, “sessizlik saatti olduğu için açmadık” dedi. “Hayır hayır açın” dediler. Açınca Sayın Öcalan’ın yakalandığı anın görüntüleri geçiyordu. Hani şok durumu dersiniz ya öyle bir şok durumuyla karşılaştık. Sabah ilk duymuştuk ama inanmamıştık. 

Orhan Doğan, misafir diye arkaya geçip, kahve hazırlamaya gitti. Savcı falan da bana dönüp, sordu, “Hatip bey ne olur bundan sonra, ne düşünüyorsunuz” diye sordu. Bende hem Kürt-Türk halkı açısından tam bir felakettir. Bunun sevinecek bir yanı yoktur. Türkler ile Kürtlerin birbirine kırdırılması durumu vardır. Sadece dinlediler. O arada misafirlere Orhan Doğan bana da bir kahve uzattı. O anda onlara göstereceğim tepki ne olabilirdi ki diye düşündüm. Ben “şu andan itibaren süresiz açlık grevindeyim, içmiyorum” dedim. Öyle deyince çıkıp, gittiler. Sonra benim orada bir tepkim vermem gerekiyordu. Açlık grevine başladım. 15 gün sonra Sayın Öcalan müdahale etti. Her tarafta ateşlerin yakıldığı, her tarafın yandığı bir Türkiye yerine daha sessiz, cezaevlerinde açlık grevlerinin bittiği bir sürece girdik. Unutulmaz ama acı bir durumdu. 

DEP genel başkanı olarak, bir açıklamada da bulunmuştum. Süreci anlattıktan sonra “PKK bugünden sonra kabul ederse, onların bir neferiyim” dedim. Bu hem halka tavrımızı net koymak hem de gerilla ve direnen güçlere bir moral vermek için yaptığım bir açıklamaydı. DGM dava açtı ama buna ceza vermek istemediler. 

 Öcalan, komplonun baş mimarisinin ABD öncülüğünde NATO’nun planı olduğunu ve Türkiye’ye de “gardiyanlık” rolü verildiğini söyledi. Siz bu komployu hem uluslararası boyutuyla hem de Türkiye gerçeğiyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan’ın “PKK on kere dahi tasfiye edilse, 11’inci kez yine PKK’yi oluşturacağı” kadar etkili bir stratejik önderlik olduğunu biliyordu ABD. Bu nedenle 1999’da komplo gerçekleşince ABD Irak’a müdahale için hazırlık halindeydi.

Neden Öcalan’ı hedef aldılar. Hem gerilla hareketi hem de halk hareketi olarak sürekli büyüyen bir trende sahipti PKK. ABD, hareketin, bir önderlik hareketi olduğunu ve bütün bu yönlendirmeleri başarıları esas temel gücünün Sayın Öcalan olduğunu, özgür bir Kürdü yaratmak ve özgür Kürdistan’ı yaratmak için ortaya çıkarılması için çok büyük bir çaba içinde olduğunu biliyordu. Türkiye, 1984’te silahlı mücadele başladığında NATO’ya başvurarak, 5’inci madde gereği destek istedi. NATO da bu desteği verdi. NATO’nun başında da ABD vardı. ABD o tarihte PKK’yi tasfiye etmek için Türkiye’ye her türlü desteği verdi. Olof Palme cinayetini PKK’nin üzerine yığdı, PKK’yi kriminalize etti, her şey ABD’nin öncülük ettiği NATO tarafından planlandı, yapıldı. 

Sayın Öcalan’ın “PKK on kere dahi tasfiye edilse, 11’inci kez yine PKK’yi oluşturacağı” kadar etkili bir stratejik önderlik olduğunu biliyordu ABD. Bu nedenle 1999’da komplo gerçekleşince ABD Irak’a müdahale için hazırlık halindeydi. Kürtlerin önemli güçleri KDP, YNK ve PKK’ydi. Bunlardan PKK’nin özellikle tamamen kendi çizgisinde kendi paradigmasıyla hareket ettiği görüldü. Bu nedenle de Sayın Öcalan birinci hedef seçildi. Bunu mutlaka esaret altına alma, hatta Türkiye’nin onu idam ettirmeyi bile dayattı. Uluslararası hukukta, aranan birinin idam olduğu bir yere teslim edilmesi kabul edilemezdi. Bazı parasal çıkarlar için Rusya Mavi Marmara akım projesidir, 10 milyar dolar İMF kredi desteği için yaptı. İtalya, Yunanistan daha fazla tutamadı. Tüm bunların hepsinin gayesi PKK’nin tasfiyesi içindi. Bununla da komplo ile sonuca gitmek istiyorlardı. 

Öcalan şahsında Kürtler üzerinde yürütülen uluslararası komplo bugünkü konjonktürde devam ediyor mu?

Komplo devam ediyor. Sayın Öcalan, fiziki özgürlüğüne kavuşmadan bu komplonun devam ettiğini kabul etmek gerekiyor. Bu son zamanlarda artan mutlak tecrit, komplonun daha da derinleştirildiğini gösteriyor. Sayın Öcalan’ın AİHM savunmasını hazırlarken, o dönemde avukatlarıyla görüştüğü için sürekli “strateji önderlik” görevini de sürdürüyor. Stratejik bir önder olan Sayın Öcalan, PKK’nin yeniden yapılandırması, yeni paradigma konusunda adımlar attı. Demokratik Cumhuriyet ile Türkiye sınırları içinde Yerinde Özerk Yönetimle ve evrensel hukukun garanti altına aldığı bütün hakların tam olarak sağlandığı bir Türkiye’de, Demokratik Cumhuriyet’e dahil olunacağı, Kürtlerin tamamen silahlı mücadeleden uzak, demokratik bir çizgide yürüyebileceğini deklere etmişti. Ayrıca kadın özgürlüğü, ekolojik ilkeler getirerek, adeta PKK’yi yeniden yarattı. Komploya Sayın Öcalan’ın verdiği en etkili yanıttı. Bugün Sayın Öcalan’ın zindan ve tecrit koşullarında ortaya koyduğu paradigma evrensel boyutta ulaşmış durumda. Etkileri çok olsa da Sayın Öcalan’ın direnişiyle komplo sonuç alamadı.

2013-2015 yılları arasında İmralı’ya giden heyetin içinde siz de yer aldınız. İlk İmralı’ya gittiğinizde Öcalan’ı nasıl gördünüz? Sorunlara yaklaşımı nasıldı?

Kobanê direnişinden hemen sonra İmralı’da Sayın Öcalan ile ilk görüşmemiz oldu. Sayın Öcalan ile daha önce ilk olarak 1993’te Özal’ın devrede olduğu ve bizim de gitmemizi teşvik ettiği dönemde Bekaa Vadisi’nde görüştük. Bunu sorabileceğini tahmin etmiştim. İlk sorusu da bu oldu. Sadece tokalaşmaya izin veriliyordu. O tokalaşma sırasında Sayın Öcalan, “kaç yıl oldu görüşmeli” diye sordu. “21 yıl oldu Başkanım” dedim. Evet dedi. 21 yıl aradan geçmiş, saçları beyazlamış, bıyığında kırlaşma olmuştu. Ama o bakışları, canlılığı, beş dakika bile kendisiyle sohbet ederseniz, nasıl bir üstün zekaya sahip olduğunu anlarsınız. Bu konuda hiçbir özelliğini kaybetmemişti. Bakışları, hareketleri aynen devam ediyordu. Öyle bir saygınlık oluşturmuştu ki devlet heyeti kendisine hep “buyurun efendim” derdi. Çok saygılı davranıyordu. Bu saygıyı oluşturan da Sayın Öcalan’dı. Sayın Öcalan, bir gün yanımızda devlet heyetine, “Uzun zamandır, görüşmeler halindeyiz. Siz bir an bile benim sürece ciddiyetsiz yaklaştığımı gördünüz mü” diye sordu. Heyet, “hayır efendim, bunu her zaman taktir ediyoruz” dedi. 

Sayın Öcalan bize sürekli, “Bu sorunu çözebilmemiz için Almanların ciddiyeti ve disipliniyle çalışmamamız lazım” derdi. Ben o zaman Almanya’da değildim. Almanya’nın ciddiyeti ve disiplinden neyi kast ettiğini, ancak Almanya’ya geldikten sonra anladım. “Bireyi başarıya kilitleme” diyebiliriz buna. Oturum iznine bakan avukat Alman’dı. Bazen ben oturum için “yüzde 95 öyle olur” derdim. Avukatım, “Hayır Hatip Bey yüzde 95 yetmez, yüzde 100 olmalı, diyebilmeliyiz” derdi. Bu kadar büyük bir ciddiyet vardı. Öcalan’ın neden bize sürekli bunu hatırlattığını sonradan anladım. 

Görüşmeler yapıldıktan hemen bir gün sonra heyet olarak bir araya gelirdik, her birimiz tutanak tutardık, bu konuda da en başarılı Doktor İdris Baluken’di. Hızlı yazma tekniğine alışık olduğu için bir kelimeyi dahi kaçırmazdı. Bir araya gelip, tutanakları hazırlardık. Her görüşmede 35-40 sayfa tutanak tutardık. Tamamen süreci gören, devletin ne yapmak istediğini bilen bir çizgiyeydi. Kobanê sonrasında AKP-MHP ve Ergenekon ittifakı oluştu. O görüşmeler sırasında bir gün Sırrı Süreyya Önder, çok sağlam kaynaklardan aldığım bilgilere göre, “AKP Milletvekilleri cezaevindeki Ergenekon tutuklularıyla bir görüşme yaptı” dedi. Sayın Öcalan, bunu ciddiye aldı. Bir dakika kimse konuşmadı. Sonra devlet heyetine dedi ki “sizde öyle bir haber var mı” diye sordu, onlar da “bizim öyle bir şeyden haberimiz yok” dedi. Ama devlet heyeti orada doğru söylemiyordu. AKP-MHP-Ergenekon ile Kobanê olaylarından hemen sonra hatta Kobanê’nin düşmemesi anlaşılınca Erdoğan onlarla ittifak yaptı. 

6-7-8 Ekim olayları yaşanmış sonrasında Kobanê zaferinin hemen ardından yapılan ilk görüşme Sayın Öcalan’ı çok sinirli gördüm. Devlet heyetine, “bakın sizin tanklarınız orada isteseydiniz DAİŞ’e müdahale edebilirdiniz. Ama sizler sadece seyrettiniz, ABD müdahale etti. Şimdi Kürtlerdeki sempati ABD’ye yönelebilir. Ve bunun sorumlusu da sizsiniz” dedi. Devlet heyeti sus pus oldu. Bir şey söylemedi. 

Dolmabahçe mutabakatı, Newroz konuşması, görüşmeler, perspektifler gibi tüm önemli konular hazırlanması herkesi katmaya çalışıyordu. Kolektif bir çalışma tarzı vardı. Bütün taslakları da kendisi hazırlardı. Dolmabahçe Mutabakatı da kısa bir süre sonra kabul edilmişti. Erdoğan sürekli, “Dolmabahçe Mutabakatı’ndan haberim yoktu” derdi. Sayın Öcalan ile bir gün görüşmeden çıkarken, devlet heyeti helikopterle, biz tekne ile dönüyorduk. Kamu müsteşarına sordum, “Bakanlar Kurulu’na bilgi veriyor musunuz?” diye sordum. O da aynen şunu söyledi: “Bakanlar Kurulu’na özet bilgi verilir, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na, İmralı’dan ayrıldıktan en geç bir saat sonra bilgi veriyoruz.” Yani Erdoğan’ın haberinin olmaması tamamen bir yalan, gerçek dışı bir değerlendirmeydi.

İmralı’ya ne heyet ne avukatlar ne de aileler gidebiliyor. Tecrit politikasına neden yine başvuruldu?

Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü olmalı, görüşmeler yapılacak, adımlar atılacaksa öyle olmalıdır. Bunların dışında tümü özel savaş girişimleri, halkımızı kandırmaktır. Ama ne olursa olsun Öcalan, aynı noktadadır.

İki şeye dikkat çekmek istiyorum. Birincisi bir gün artık bu sorunun çözümünden devlet, Erdoğan uzaklaşmaya başlayınca Erdoğan’ın konuşmaları da değişmişti. Bir görüşmede devlet heyetine Sayın Öcalan “Eğer bu süreç bozulursa bundan sonra tabi ki gelip, gidebilirsiniz. Ama görüşmemiz bir sohbet niteliğini aşmaz” bu çok önemliydi. Belli kararlara varma, müzakereden bahsetmiyor. Sayın Öcalan bir keresinde yine devlet heyetine, bu süreci değerlendirdiğimde Nelson Mandella çok haklıydı. Mandella, “Böyle olmuyordu” diyordu. Mandella daha adaydayken, kendisine devlet heyeti gelip, görüştüğünde, “Ben tamamen özgür olmadan bu kadar ağır yükün altına giremem” diyor. Sayın Öcalan da son süreçte artık bu sürecin bozulacağını öngörüyordu ve kendisi özgür olmadan hiçbir görüşme yapılmayacağını söyledi. Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü olmalı, görüşmeler yapılacak, adımlar atılacaksa öyle olmalıdır. Bunların dışında tümü özel savaş girişimleri, halkımızı kandırmaktır. Devlet bunun üzerinden tecridi derinleştirdi. Ama ne olursa olsun Öcalan, aynı noktadadır.

Son süreçte 5-6 yıldır ağırlaştırılmış tecritle başlayan süreci nasıl ele alıyorsunuz?

Sayın Öcalan’ın yanına gittiklerinde bazı dayatmalarda bulunuyorlar diye düşünüyorum. Sayın Öcalan direniyor, kabul etmiyor. Onlar da tecridi derinleştiriyor. Sayın Öcalan hiçbir bilgiyi kendinde saklamaz, söyler. Sözünü sakınmaz, söyler. Tecrit olmadığı zaman Sayın Öcalan konuşur. Ama AKP’nin Erdoğan’ın politikalarına uygun olmadığı için katı bir tecride başvuruyorlar. Telefon görüşmesinde, Sayın Öcalan, “Bu bir oyundur, böyle olmaz benim hukukum var, haklarım var, 3-5 dakikayla olmaz. Benim avukatlarım, ailem gelmeli. Herkesle görüşebilmeliyim” dedi. Sayın Öcalan büyük bir direniş sergiliyor. Tecride, komploya, oyunlara karşı duruyor.

 Devlet açısından süreç nasıl okunuyor?

Devlet artık şunu görüyor. Savaş giderleri, o kadar çok arttık ki, Erdoğan bile çıkıp, “Bir mermi ne kadar biliyor musunuz” dedi. Devlet ekonomik finansal olarak kendini sürdüremeyecek duruma geldi. Elektrik zamları, enflasyon, yoksulluk, emekçilerin direnişi bu uzun sürede devlet içinde bir bunalıma yol açmış durumda. Devlet içinde bir bütünlük yoktur. Her sıkıştığı dönemde devlet, iki şey yapmıştır. Biri savaşı durdurmak için girişimlerde bulunmuş. Çoğu zaman Sayın Öcalan’a gitmişler. İkinci olarak da savaş sürecinde devletin çeteleşme eylemleri artı. Susurluk süreci, giderek bunun tırmalandığı görülüyor. Hatta bazı siyasal cinayetler işlendi. Çete, mafya savaşları başladığını görüyoruz. Kıbrıs’ta Halil Falyalı’nın öldürüldü. Birçok mafya unsuru eski çete, eski MİT üyeleri; öldürülme durumları var. Artık devlet kokain kaçakçısı durumundadır. Bu çoklu krizde devlet içinde belli kesimlerin rahatsız olduğunu değerlendiriyorum. Bunların ilerde nelere yol açacağını şimdiden bilmek zordur. 

Her an kitlelerde bir kıvılcımla patlamalar da yaşanabilir. Demokratik ittifak, devrimci güçler, böylesi bir sürecin başlamasına hazır olmalıdır. CHP’nin dediği gibi sokak hareketlerine uzak duran, doğru bulmayan bir çizgi asla bu sorunu çözmez. Bu giderek AKP-MHP rejimine umut verir. Bununu umudunu kırmak kazanamayacakları konusunda hem halkım hem kitlenin hareket halinde olması hem muhalefetin birliklerini oluşturmasıyla olabilir. Erdoğan’a kalırsa herkesi tehditle susturmayla seçimleri dahi yaptırmayabilir. Türkiye’yi savaş içinde sokup, bunları yapabilir. 

 Erdoğan’ın İmralı ile ilgili açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tecridin sonuç almadığının göstergesi mi?

7 yıllık savaş Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bu kayıpların hesabını verecekler. Sayın Öcalan özgür olmadan çözüm olmaz, Öcalan özgür oldukça sorun çözülür.

Kürt halkı içerisinde büyük bir kaybedişin içinde olduklarını biliyorlar. Bu kaybedişin bir nedeni olarak da son süreçte Kürdistan’da bazı korucu başları kendi taraftarlarıyla birlikte CHP’ye geçiyor. Artık devletin bir kesimi bile AKP-MHP ile yol alınamayacağını, bu rejimin son dönemini yaşadığını, çöküş sürecinde olduğunu görüyor. Bu nedenle Erdoğan’ın bu konuşmaları ahlaki değildir. Sayın Öcalan’a bu kadar mutlak bir tecrit uygulanırken, Kürtlere mesaj vermesi gayri ahlakidir. Erdoğan; Kürtler içinde kaybettiğini görüyor. Eskiden Kürdistan’da iki parti vardı. Biri AKP bir de HDP vardı. AKP’nin Kürdistan’da eridiğini görüyorlar. Bu erimeye karşı bazı Kürtlerin kafalarını karıştırabilir miyim diye özel savaş taktiğini uyguluyor. 

Gerçekten kendisine güveniyorsa Erdoğan, İmralı’nın kapılarını açsın, Sayın Öcalan konuşsun. Özgürce konuşsun. Ama bunu yapamaz, bunu yapacak cesaretleri yoktur. Çünkü açıldığı anda Sayın Öcalan’ın onları nasıl mahkum edeceğini çok iyi biliyorlar. 7 yıllık savaş Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bu kayıpların hesabını verecekler. Sayın Öcalan özgür olmadan çözüm olmaz, Öcalan özgür oldukça sorun çözülür. Sayın Öcalan özgür olmadan, özgürce kendini ifade etmeyene kadar asla bunların söyledikleri sözler dikkate alınmaz. Tartışmaya bile girilmez. Erdoğan’ın sözlerini alıp tartışmaya bile değmez. Bu kadar net olmak lazım.

Öcalan’ı gören, okuyan ve bilen birisiniz. İmralı’da neler olduğuna dair bir öngörünüz var mı?

Bizzat tanık olduğum düşüncelerini dikkate aldığımda devlet tarafından yeni bir taktikle görüşmelere gidenler muhakkak var. Devlet yetkililerinin orayı boş bıraktığını düşünmüyorum. Ama Öcalan, 7 yıl önceki yaklaşımını koruyor. Sayın Öcalan, bence “Özgür bırakılmadan, bu soruna muhatap olmam” noktasındadır. Devlet içindeki heyetler İmralı’ya gidiyordur. Sayın Öcalan büyük bir direniş içindedir. Sayın Öcalan’ın dediği şeyi savunması bile büyük bir direnişin göstergesidir. Erdoğan bu kadar gayri ahlaki bir şekilde bir medet oluşu da bu nedenledir. İyice sıkışmışlar, Sayın Öcalan’ın direnişini de kıramıyorlar. Çünkü Sayın Öcalan’ın duruşu, talebi nettir. Erdoğan’ın oyununa gelmeyecek kadar, büyük bir bilgiye, duruşa sahiptir. 

Kürtler “Özgürlük zamanı” kampanyası ile dünyanın dört bir tarafında Öcalan’ın özgürlüğünü istiyor. Öcalan’ın özgürlüğü neden önemli? 

Sayın Öcalan’ın özgürlüğü hem Kürt hem de Türkiye toplumunu rahatlatacak, çoklu krizden çıkaracak tek çaredir. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmalıdır. Şimdi savaş zamanı değil, özgürlük zamanıdır. 

Öcalan, devlet heyetine bu süreç bozulursa, 25 yıl daha savaşsak sonuçta yine bu noktada çözüm bulunur. Bu 7 yıllık savaş sonucunda neyi ortaya çıkardı. Bir devlet her türlü silah denedi, tekniği denemesine rağmen Kürt sorununu tasfiye edemedi. 300’ün üzerinde kimyasal silah kullandı. Garê direnişi, Werxelê, Avaşin, Zap ve Metina’daki direnişler şunu ortaya çıkardı, gerilla geriletilemedi. Savaşla sonuç alınamaz. AKP-MHP çoklu organ yetmezliği yaşıyor. Bir ön aşamadır. Artık çökecekler. Bütün diktatörlerde benzer durum vardı. Hitler’de de görüldü. Bu gerçeği görmezler. Kendi küçük saraylarında yaşarlar. AKP-MHP-Ergenekon ittifakı çökmüştür. Daha fazla insanımız katledilmemesi için, halkın 5 sente muhtaç olmaması için ortaya çıkacak bir kıvılcımla kitlesel patlamaların öngörüldüğü bir süreçte Sayın Öcalan’ın özgürlüğü hem Kürt hem de Türkiye toplumunu rahatlatacak, çoklu krizden çıkaracak tek çaredir. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmalıdır. Şimdi savaş zamanı değil, özgürlük zamanıdır. Sayın Öcalan’ın da özgürlük zamanı gelmiştir. 

Nasıl 1789’da Fransız Devrimi ulusal devletlerin kuruluş sürecinde bir kıvılcım çıkarmışsa, giderek evrenselleştiyse ya da Ekim Devrimi, tüm dünyayı nasıl etkilediyse Öcalan’ın paradigmasıyla gerçekleşen Rojava Devrimi de bölgeyi etkileyecek bir güce sahip hem Ortadoğu hem de bütün evrimi etkileyecek konumdadır. Sayın Öcalan demokratik ulus paradigması bugün Rojava’da uygulanıyor ve sonuç alınıyor. 15 Şubat’ın yaklaştığı bu günlerde Kürt halkının çok güçlü bir sahiplenişle, dostlarının desteğiyle Öcalan’ın 24’üncü esaret yılını özgürlüğe taşıyacak bir hareketin olacağını düşünüyorum. Önümüzde 8 Mart var, 21 Mart, 4 Nisan var. Bu süreç içinde halkımızın tüm gücüyle bu sürece yüklenmesi gerekiyor. Öcalan’ın özgürlüğü için çok güçlü bir hamle yapmasını bekliyoruz.

MA / Aziz Oruç

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2022, 16:11
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER