DAİŞ’in Kobanê’ye yönelik saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihinde gerçekleşen protesto eylemleri gerekçe gösterilerek Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında bulunduğu 108 isim hakkında açılan Kobanê Davası sürüyor. 18 siyasetçinin tutsak yargılandığı dava, Sincan Cezaevi Kampüsü’ndeki salonda görülüyor.

Tutsak siyasetçilerin Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile bağlandığı duruşmaya  Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, HDP Eş Genel Başkanı Sultan Özcan ve DEM Parti Milletvekili Semra Çağlar Gökalp'in yanı sıra çok sayıda izleyici katıldı. Bir süredir aldığı sağlık raporunu gerekçe göstererek izinli olan mahkeme başkanı Yıldıray Kaya da duruşmada yer aldı. Kimlik tespitinin ardından dosyaya eklenen evrakların okunmasıyla başlayan duruşma tutsak siyasetçi Zeynep Karaman’ın esasa dair savunması ile devam etti. Karaman, savunmasını Kürtçe yaptı.

‘1924 CUMHURİYET’İ SUNNİ-TÜRK KİMLİĞİYLE İNŞA EDİLDİ’

Yargılanmasının 100 yıldır süren Kürt sorunu ile ilgili olduğunu belirten Karaman, “Dersim’de kapsamlı planlamalarla sistematik bir katliam gerçekleştirildi. Dersim Katliamı esas olarak Kürt-Alevi kimliğine dönük bir katliamdır çünkü 1924 Cumhuriyet’i Sunni-Türk kimliğiyle inşa edilmektedir. Aslında Ezidi Kürtlere dönük soykırımın bir benzeri Dersim’de gerçekleştirilmiştir. Dersim soykırımının adım adım nasıl gerçekleştirildiği resmi belgelerde açıkça ortaya çıkmıştır. Yaşanan herhangi bir isyan sonrasında bir ‘bastırma’ hareketi değildir bu. Sunni Türklüğü Alevi kimliği üzerine zorla ikame etme amacı güden bir soykırım gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in Kürt varlığına dönük bu soykırım saldırılarında Kürt kadınlarına dönük de özel saldırıları çok sonradan devlet belgelerinde açığa çıkmıştır. On binlerce insan katledilmiş, Kürt kadınlarının toplumdaki rolü gözetilerek soykırımın merkezine yerleştirilmiştir” dedi. Karaman, Kürt otantik kimliğinin, dili ve kültürünün esas taşıyıcılarının Kürt kadınları olduğunu aktardı ve bu nedenle hedef alındıklarını belirtti.

‘AYNI SOYKIRIMIN SONUÇLARI’

Karaman şöyle devam etti: “Dersim’in kayıp kızlarının, DAİŞ’in kaçırdığı ve sattığı Êzidî kızlarına yaşatılanlar aynı soykırım kafasının sonuçlarıdır. 20’nci yüzyıl Kürt katliamı ile kapanırken, 21’inci yüzyıla da Ezidi soykırımı ile girilmiştir. 2’nci Dünya Savaşı’nda Hitler faşizminin yöntemleriyle Yahudiler katledildi ama o dönem sadece Yahudilerin katledildiği sanıldı ama aynı zamanda Hitler faşizmi Roman halkı üzerine de bir katliam gerçekleştirdi. Bu tür halkların katliamdan geçirilmesi aslında mevcut uygarlıklar tarafından, devletler tarafından çok da dikkate alınmamıştır çünkü bu halkların herhangi bir devlet ile ilişkisi yok. Çoğunlukla kültürel olarak yaşamda kaldıkları için göz önünde bulundurulmamıştır. Aslında öyle bir sistem kurulmuş ki devletin olmadığı zaman sanki senin varlığın yok ve değersizsin. Dünyanın gözünde politik ve toplumsal hakların yoktur. Bu toplum içinde çok büyük bir kışkırtmadır. O kadar çok kadim halklar vardır ki kendi dilleri, kültürleriyle tarihte köklü değişiklikler yaptıkları halde 19’uncu yüzyılda devlet olarak örgütlenmediklerinden dolayı sanki onların insanlık için mirasları, emeği yokmuş gibi davranılmıştır. Bu yaklaşımı kapitalist modernite yaratmıştır. Bunlar sadece Türklerin icadı değildir. 

KAPİTALİST MODERNİTE KENDİ BAŞINA BİR JENOSİD REJİMİDİR

Kapitalist modernite kendi başına bir jenosid (soykırım) rejimidir. Mesele sadece Kürtler değildir. Toplum üzerinde büyük bir sorun oluşturmaktadır kapitalist modernite. Atom bombaları çıkardılar, Nagazaki’ye attılar, Hiroşima’ya attılar. Hala da kimyasal silah kullanmaktadırlar. Kürtler üzerinde de kullanılmaktadır. Kimyasalın yanında biyolojik silahlar da kullanılmaktadır. Bu doğayı çok etkiliyor, yok ediyor. Bizim yaşamımız doğadan çıkarılırsa yaşayamayız. Tarım olmazsa, ziraat olmazsa, temiz hava olmazsa, yaşam yürümez. Her gün, her gün bakıyoruz Kürdistan’da halkın ormanları yakılıyor. İnsanlar hayvancılık yapamaz duruma geldi. Türkiye saman, buğday ithal etmektedir. O ürünlerin kaynağı aslında bu ülkeydi. Nasıl oldu da bu halkı ithal ürünlere muhtaç hale getirdik. Bu nasıl bir zihniyettir? Bir yandan durum böyleyken diğer yandan da Türkiye Kürtler üzerinde soykırım politikası yürütmektedir. Her gün coğrafyasını bombalamaktadır. Ormanların yok edilmesi için biyolojik silahlar kullanmakta ve ormanları yok eden böcekler atmaktadır. 

KÜRTLER BİR JENOSİD KISKACINDAN GEÇMEKTEDİR

Kapitalist Modernite anlayışının Kürdistan coğrafyasında çok büyük yıkımı vardır. Sadece fiziki bir soykırım değil; kültürel ve yaşamsal bir jenosid politikası uygulanmaktadır. Bir kere de bir katliam ile geçiştirilen bir durum yok burada. Son iki yüz yıldır Kürtler bir jenosid kıskacından geçmektedir. Bu nedenle Kürtlerin sorunu sadece Türkiye devleti ile ilgili değil, o sadece bir parçasıdır. Kapitalist modernitenin Osmanlı’ya girişi ve Kürdistan’a aktarılmasıyla bu coğrafyada yaşayan ne kadar halk, toplumsal değer varsa bunlar üzerindeki tahribatları atom bombasından daha ağır sonuçlar yaratmıştır. Bundan Kürtler, Araplar, Farslar, Ermeniler, Ezidiler, Aleviler, Türkmenler payını aldı. 

Ortaçağ’da bu katliamlar yine vardı ama o dönem dini arka planları vardı. 16’ncı yüzyılda kapitalizmin Avrupa’ya girerek güçlenmesiyle gücünü daha fazla yaymak istemiştir. Ulus devletler, milliyetçi akımlar bu dönemde gelişmektedir. Homojen bir toplum anlayışı bu gücün eliyle devreye sokuldu. O dönemde de işgaller ve fetih anlayışı vardı ama bir soykırım yaklaşımı yoktu. Bir halkı tümüyle yok etme anlayışı yoktu, henüz gelişmemişti. Antik ve köleci toplumlar döneminde dahi bu gibi yaklaşımlar yoktu. O dönem en güçlülerden biri Asuriler’di. Onlar da kapitalistler gibi halklar üzerinde despotça bir yaklaşımı vardı ama büyük çağlı tahribatlar yaratmamıştı. O yüzden kapitalist modernite, Osmanlı’ya geçişiyle halklar üzerinde büyük bir tahribat oluşturmuştur. Mezopotamya coğrafyası üzerinde çok kadim halklar vardır. Sonrasında Orta Asya’dan gelen Türk halkı da bu coğrafyaya geldi ve bin yıldır beraber yaşıyoruz. Kürtler, Ermeniler ve Süryaniler (Asuriler) en az 4 bin yıldır beraber yaşamaktadır bu topraklarda. Ortak bir vatanda yaşama düşüncesi 4 bin yıldır bu halklar arasında gelişti. Bu halklar birbirlerinin doğasını ve özelliklerini de kabul ettiler. Ermeniler ticari açıdan kendilerini geliştirmişlerdir. Kürtler de çoğunlukla tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Ortak yaşamda her bir halk rol aldı. Dinleri, inançları da farklı farklıdır ama bunlar hiç bir zaman ayrımcılık ve düşmanlık yaratmamıştır. Ermeniler ve Süryaniler Hristiyanlığı seçmesine rağmen Kürtler ile aralarında derin bir çelişki yoktur. İslamiyet yayılıncaya kadar Kürtler Zerdüştlük ile devam etmek istemiştir. İlla ki Kürtlerden de Hristiyanlığı kabul eden kesimler vardır. Halklar arasındaki bu bağ, modernite tarafından ortadan kaldırılmaya çalışıldı. 

ŞARK-ISLAHAT PLANI KÜRTLERİN SOYKIRIM PLANIDIR

Kürtler tüm halklar için özerk yönetim modelini öneriyor. Bizler demokratik güçleriz. HDP de bunu istemektedir. HEP’ten bugüne tüm demokratik partiler Kürt sorununun çözümüne dair ayrı bir devlet değil özerk yönetim modelini, demokratik anayasa talebini sunmuştur. Şu anda sadece Türklerin hakları vardır, eğer yasal olarak ‘ben Türküm’ demez isem yasak haklarım yok. Her yer bu tür maddeler ile doldurulmuş. Özerklik talebinde bu ırkçı maddelerin kaldırılması talep edilmektedir. Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan tüm halkların, kültürlerin, dinlerin ve kadınların da eşit derecede hakları olması gerekmektedir. Bu evrensel bir haktır. Lozan Antlaşması’nda TC sınırları dışında yaşayan diğer halkların, inançların kendisini geliştirme hakları olduğu yazıyor. Türkiye bunu imzalamıştır ancak Şark-Islahat ile Lozan’ın maddeleri kendi uygulamalarıyla ortadan kaldırıldı. Şark-Islahat Planı Kürtlerin soykırım planıdır. Aslında o dönem Adalet Divanı kurulsaydı Türkiye de bu uygulamalarından dolayı soykırımdan yargılanacaktı. Bu plan 1925’te yürürlüğe girmiş ve bugün de kendini korumaktadır.”

‘ÖCALAN’IN PARADİGMASI ORTADOĞU HALKLARI İÇİN BİR ŞANSTIR’

Kürdistan coğrafyasının ulus-devletler tarafından 4 parçaya bölündüğüne dikkati çeken Karaman, Federe Kurdistan Bölgesi ile Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetimlerine atıfta bulunarak, “Herkes için doğal olan mesele Kürt olunca neden doğal olmuyor. Kürtler kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyor. Eğer Ortadoğu kendi Rönesans’ını oluşturabilseydi ne Türkiye’nin ne de bölgenin durumu böyle olurdu. Ancak sayın Abdullah Öcalan yeni paradigmasıyla Ortadoğu halklarına bir umut sundu. Bu homojenlik halinin Ortadoğu halkları için uygun olmadığını gördü. Ortadoğu’nun zenginlikleri şans olması gerekirken bir şanssızlık haline getirildi. Birbirlerinin karşısına getirildiler. Sayın Öcalan’ın paradigması bir şanstır Ortadoğu için. ‘Kendi tarihimize, kültürümüze göre sorunlarımızı kendimiz çözebiliriz’ önerisi yapıyor. Sorunun kökü nerededir? Bunu biliyor. Bir çok aydın da böyle düşünmektedir. Farklı bir şey söylemiyor Öcalan ama daha sistematik bir biçimde söylemektedir çünkü kendisini sorumlu görmektedir. Artık bu sorunların ortadan kalkması gerekiyor. Kürtler, Araplar ve Türkler bu gücü halklara vermelidir, tekellere geçmesini engellemelidir. Tekeller çözüm istememektedir. Tekeller 19’uncu yüzyılda oluşturulan statükonun devam etmesini istemektedir. Kendilerine buldukları yandaşlar da küçük iktidarlarının devam etmesini istemektedirler. Mesele sorunlara devlet gözüyle mi halkın gözüyle mi bakıldığına bağlıdır. Esas olan toplumdur, devlet toplumun işlerini kolaylaştırmak için vardır. Bunların dışında devlet halkın üzerinde bir kamburdur” dedi. 

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın “demokrasi içerisinde birlikte yaşayalım” vurgusuna değinen Karaman, “Devlet de bunu biliyor. Neden bu çözüm önerileri görünmüyor? Devlet kendi halkına demokrasiyi ve çözümü layık görmemekte midir? Mesele sadece Kürtler değil ki. Biz Kürtlere yapılan uygulamaları biliyoruz ama devlet Türk halkına da değer vermemektedir” diye belirtti.

Karaman’ın savunmasının ardından duruşmaya yarın saat 10.00’a kadar ara verildi.