Yeni bir araştırmaya göre bilim insanları, bazıları 12.000 yıldan daha eski olan 4.400’den fazla insan beynini gün yüzüne çıkardı ve bu beyinlerin sanıldığından daha az nadir olduğunu ortaya koydu.

Arkeologlar şansları yaver giderse yüzlerce ya da binlerce yıldır korunmuş insan kemikleri ya da dişleri bulurlar. Fakat çok nadiren tendon, kas ve deri bulurlar, çünkü yumuşak doku zamanla parçalanma eğiliminde olur. Yine de bu kuralın büyük bir istisnası var: insan beyni.

Yayımlanan yeni bir makaleye göre, dünyanın pek çok yerinde, bazıları 12.000 yıllık kadar eski olan 4.400’den fazla korunmuş insan beyni keşfedildi. Ve 1.300’den fazla vakada beyin, belirgin bir açıklama olmaksızın, genellikle hayatta kalan tek yumuşak dokuydu.

Araştırmanın yazarlarından Oxford Üniversitesi’nde paleobiyolog olan Alexandra Morton-Hayward, ilk olarak cenaze levazımatçısı olarak çalışırken beyinlerle ilgilenmeye başladı. Beyinlerin tipik olarak diğer organlardan daha hızlı çürüdüğünü, sıvıya dönüştüğünü ve geride sadece boş bir kafatası bıraktığını fark etti. Ancak bazen de “beyin hâlâ mükemmeldi, tıpkı bir jöle gibi”.

Morton-Hayward daha sonra doktora öğrencisi olduğunda, Florida’da 8.000 yıllık insan iskeletlerinin kafataslarının içinde bulunan bozulmamış beyinler hakkında bir şeyler okudu. İlgisini çekince, korunmuş insan beyinlerine atıfta bulunan daha fazla makale aramaya karar verdi.

1698’de kurulan Philadelphia’daki First Baptist Kilisesi’nde (Pennsylvania, ABD) gömülü bir bireyin küçülmüş beyni. 18. yüzyılın sonlarında yaşanan yıkıcı sarı humma salgınının ardından sular altında kalan bu mezarlıktan 40’tan fazla beyin çıkarıldı. C: Alexandra L. Morton-Hayward

Araştırması sırasında, korunmuş beyin bulmayı nadir ve olağandışı bir fenomen olarak tanımlayan bir dille tekrar tekrar karşılaştı. Ancak giderek daha fazla makale okudukça ve laboratuvarına örnekler getirdikçe, bunların daha önce düşünüldüğünden çok daha yaygın olduğunu fark etti.

Yeni makale için Morton-Hayward ve meslektaşları, arkeolojik kayıtlarda tanımlanan bilinen korunmuş insan beyinlerini katalogladılar. Bu kapsamlı veri tabanını oluşturmak, onların daha geniş bir çerçeveden bakmalarına ve kalıpları aramalarına olanak sağladı.

Morton-Hayward, Science dergisinde yayınlanan makalesinde, korunmuş beyinlerin “normal, mükemmel” insan beyinlerine benzediğini, ancak normal boyutlarının yaklaşık beşte biri kadar olduklarını söylüyor. Tipik olarak “tofu benzeri bir kıvama” sahip olduklarını da ekliyor. Bu beyinler, bataklık cesetlerinde ve Güney Amerika volkanlarının tepesinde İnka insan kurbanlarının yanı sıra Orta Çağ mezarlıklarında, Mısır nekropollerinde ve İspanya İç Savaşı’ndan kalma toplu mezarlarda bulundu.

Birçok vakada, beynin korunması dehidrasyon veya donarak kuruma gibi bilinen kuvvetlerle kolayca açıklanabiliyordu. Beyinlerin neredeyse yüzde 38’i kurumuş ve yüzde 30’u sabunlaşmıştı. Bu, vücuttaki yağlardan mezar mumu olarak bilinen koruyucu bir madde üreten kimyasal bir işlem.

Atalarımızın konuşma yetisi 25 milyon yıl önce evrimleşti Atalarımızın konuşma yetisi 25 milyon yıl önce evrimleşti

Yaklaşık yüzde 38’i susuz kalmış, yüzde 30’u ise vücuttaki yağlardan mezar mumu olarak bilinen koruyucu bir madde üreten kimyasal bir işlem olan sabunlaşmıştı. Yüzde 2’den daha azı donmuş ve yüzde 1’den daha azı tabaklanmıştı.

Ancak beyinlerin yüzde 30’undan biraz fazlası, henüz keşfedilmemiş gizemli bir süreçle korunmuştu.

Morton-Hayward, “Bu bilinmeyen mekanizma diğerlerinden tamamen farklı. Bunun en önemli özelliği, elimizde sadece beyin ve kemiklerin kalmış olması. Deri yok, kas yok, bağırsak yok.” diyor.

Araştırmacılar bu beyinlere ne olduğunu bilmiyorlar, ancak gemi batıkları ve kurşun tabutlardan tümülüsler ve sığ mezarlara kadar çok çeşitli ortam ve iklimlerde bulunduklarını biliyorlar.

Korunmuş beyinler, sığ mezarlardan gemi batıklarına kadar her türlü farklı ortamda bulundu. Bu beyin parçaları, Viktorya dönemine ait mezarlıkta gömülmüş bir bireye ait. C: Alexandra Morton-Hayward

Morton-Hayward, “Ortak çevresel faktörlerin yokluğu, beynin kendisinde korunmasını sağlayan bir şeye işaret ediyor” diyor.

Bir olasılık, arkeolojik alanlardaki demir gibi bazı maddelerin varlığının, beyin dokusunu daha kararlı hale getiren kimyasal bir reaksiyonu tetikliyor olabileceği. Araştırmacıların bu teoriyi test etmeleri gerekiyor, ancak eğer doğruysa, demans gibi nörodejeneratif hastalıklar hakkında yeni bilgiler sunabilir.

Daha genel olarak, yeni makale arkeologların saha araştırması yaparken korunmuş beyinler için daha tetikte olmaları gerektiğini öne sürüyor. Bu organlar, genellikle çevrelerindeki renklerle aynı renkte oldukları için kolayca gözden kaçabilir.

Avustralya’daki James Cook Üniversitesi’nde arkeolog olan ve araştırmada yer almayan Brittany Moller, “Bu nedenle, arkeolojik kazılar sırasında beyin materyalinin ne olduğu anlaşılamadığı için sıklıkla atılması muhtemel” diyor.

Çalışma aynı zamanda korunmuş beyinlerin daha önce düşünüldüğü kadar nadir olmadığını gösterdiğinden, araştırmacıları organları dikkatlice saklamak yerine analiz etmeye de teşvik edebilir. Şu anda, korunmuş beyinlerin yüzde 1’inden daha azı incelenmiş durumda.

Morton-Hayward, “Eğer değerli, türünün tek örneğiyseler, onları analiz etmek ya da rahatsız etmek istemezsiniz” diyor. (Arkeofili)