Türkiye’de ‘yeni anayasa’ hep geriye gidiş oldu

Türkiye tarihinde yapılan tüm “yeni anayasa” bir öncekini aratır oldu. ‘82 Askeri Darbenin Anayasa’sı birçok kez değişime uğrasa da hak ve özgürlükler hep geriye gitti.

Türkiye’de ‘yeni anayasa’ hep geriye gidiş oldu

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne "Yeni Anayasa" tartışmaları sürekli güncelliğini korudu. Cumhuriyetle birlikte 1921, 1924, 1968 ve 1982’de hazırlanan anayasalar sürekli değişime uğradı. 1921 Anayasası’nın çoğulcu ruhu daha ortadan kaldırıldıktan sonra bir daha dikiş tutmadı. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin en büyük vaatlerinden biri 1982’de yapılan Askeri Darbe Anayasası’nın değiştirilmesi oldu. Aradan geçen 19 yıllık süreçte söz konusu Askeri Darbe Anayasası, yapılan değişikliklerle daha da katılaştı. Toplumun sürekli talep ettiği demokratik, çoğulcu “yeni anayasa” hayata geçirilmezken, AKP tehlikeye düşen iktidarını kurtarmak için bu söylemi yeniden gündeme taşıdı. Anayasanın tarihsel çıkış koşulları, amacı ve anlamı, yaşadığımız topraklara geliş süreci ve bugüne kadar geçirdiği dönüşümleri tarihsel bağlamda tartışmak ve anlamak gündeme sokulan "yeni anayasa" tartışmalarına ışık tutuyor. 

KRALIN YETKİLERİ SINIRLANDI  

"Büyük Ferman" anlamına gelen Magna Carta, batılı anlamda tarihin ilk yazılı anayasası olarak kabul edilir. 1215 yılında İngiltere'de imzalanan Magna Carta'nın tarihe geçmesinin asıl nedeni Avrupa'da ilk defa kralın yetkilerini sınırlandırılması olarak kabul edilirken, halka da dönemin ilerisinde bazı hak ve özgürlükler tanındı. Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında imzalanan bu anlaşma toplumda egemen güçler arasındaki dengeleri belirleyen bir işleve sahip oldu.  Verilen haklardan ilk başlarda din adamları ve asiller faydalandıysa da zamanla tüm vatandaşlar bu hak ve özgürlüklerden faydalanmaya başladı. “Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez. Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz. Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışmadan haiz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz” maddeleri Magna Carta’nın en önemli maddeleri olarak kabul edilirken bu maddeler günümüz hukuk sisteminin de temellerini oluşturdu. Demokrasiye uzanan bu anlaşma daha sonra Amerikan devrimlerine de ilham kaynağı olurken birçok ülke tarafından benimsendi ve maddeleri uygulandı. 

HAMURABİ KANUNLARI 

Batı tarihi açısından her ne kadar Magna Carta ilk anayasal belge olarak kabul edilse de uygarlığın başladığı Mezopotamya’da yaşayan halkların ve toplumun bir arada yaşamasını sağlayan ya da toplum dinamikleri arasındaki dengelerini belirleyen Magna Carta benzeri birçok anayasa pratiği biliniyor. Babil Kralı Hammurabi'nin kanunları, yazılı olarak tarihe geçen ilk kanunlar olması itibariyle bugünkü anayasacılık hareketinin de öncülüğünü oluşturdu.

MEŞRUTİ MONARŞİ DÖNEMİNE GEÇİŞ 

Magna Carta’yla kralın yetkilerinin sınırlandırılması ile başlayan süreç 16’ncı yüzyılda demokrasi hareketleriyle devam etti. 16’ncı ve 17’nci yüzyılda monarşiler yıkılmaya başlarken, gelişen demokrasi hareketleri kralın yanında bir parlamentonun oluşması gerektiği fikrinde birleşti. Böylelikle Magna Carta ile kralın hegemonya alanını daraltan hareketler, artık kralın yanına bir meclis koymaya başlındı ve "Meşruti Monarşi" dönemine geçildi. 

AMERİKAN DEVRİMLERİ

İngiliz sömürgeciliğine karşı "bağımsızlık" ve "özgürlük" ruhuyla başladığı ifade edilen 1776 ve 1780 Amerikan devrimleri sonucunda ise insanlık tarihi modern anlamda ilk anayasası Massachusetts Anayasası oluşturuldu. Ancak federal anlamda ilk ABD Anayasası 1787 yılında imzalandı ve dünyanın en eski modern anayasası olarak tarihteki yerini aldı. Söz konusu anayasa sert bir kuvvetler ayrılığını öngördü ve temel mantığı hala ABD ve birçok Latin Amerikan ülkesinde geçerliğini sürdürdüğü gibi dünyanın pek çok yerindeki anayasacılık hareketlerine ilham kaynağı oldu.

PARLAMENTODA TEMSİL… 

Amerikan devrimlerinin ardından Fransa'da gerçekleşen 1789 Devrimi, Avrupa ve etkisine aldığı tüm coğrafyada modern anlamda anayasacılığın yayılmasına olanak sağladı. O zamanlar kralın yanında bir meclis bulunduran Fransa'da, artık Birinci ve İkinci Kesim olan asiller ve ruhban sınıfının yanında burjuva sınıfı ile işçi ve köylüler de "Parlamentoda temsil kabiliyeti" talebini ileri sürüldü. Bu talep gelişirken artık parlamentonun "Genel oy" yani seçim usulü ile halkın vekillerinin siyasi yönetimi üstlendiği bir sisteme hayat verdi. Bu sistem, İngiltere'deki gelişmelerin tersine anayasanın üstünlüğünü öngörüyordu.

SENED-İ İTTİFAK 

Anayasacılık hareketleri yaşadığımız coğrafyaya ise ilk kez Osmanlı'nın son döneminde Sened-i İttifak ile girdi. Avrupa'da 16. yüzyılda kralın yanında oluşturulan parlamento benzeri bir meclisi hedefleyen Sened-i İttifak, 1808 yılında merkezi iktidar ile ayanlar arasında imzalandı. Sened-i İttifak içeriği itibarıyla merkezi iktidarı sınırlandıran bazı maddeleri barındırsa da, Sened'i doğuran siyasi şart ve olaylar, uygulanışı ve daha sonraki olaylara etkisi açısından bu belgenin Türkiye’de demokrasi ve anayasacılık hareketlerinde önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek oldukça zor. II. Mahmut bunu şartların zorlamasıyla geçici olarak kabul etmiş, sonrasında Alemdar Mustafa Paşa’nın Yeniçeriler tarafından ortadan kaldırılmasına seyirci kaldığı gibi, gücü eline geçirir geçirmez Senedi İttifak’ı ve ayanları ortadan kaldırıp, merkezi idareyi yeniden kurmayı temel bir gaye haline getirdi.

OSMANLI’DA İLK YASA 

Kısa süreli bir deneyim olan ve bir anayasadan çok anayasal bir belge niteliği taşıyan Sened-i İttifak'ın ötesinde, Osmanlı devlet yönetimini meşruti monarşiye geçiren 1876 tarihli Kanuni Esasi, karakteristik anlamda ilk anayasa olarak değerlendirildi. Kanuni Esasi II. Abdülhamit döneminde ilan edilmiş ve 1924 yılına kadar da yürürlükte kalmıştır. Bu anayasa ile mutlak monarşi yerine anayasalı monarşi sistemine geçildi. Bu anayasaya göre halk ilk defa seçme ve seçilme hakkı kazandı. Kanuni Esasi mecliste söz hakkı olan Türklerin yanında azınlıkların da yetki almalarını sağladı. Fakat azınlıkların mecliste bulunması pek çok tartışmayı beraberinde getirdi. Bu sebeple ilk kurulan Kanuni Esasi meclisi çok ömürlü olamadı. 1878 yılında ise meclis II. Aldülhamit'in emri ile tatil edildi.

1921 ANAYASASI 

Kanuni Esasi’nin ardından Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani 1921 Anayasası 20 Ocak 1921'de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Türkiye'nin ilk anayasası niteliğindeki bu belge, Osmanlı'nın yıkılışı, yeni devletin ise sancılı doğumu sırasında Meclis'in meşruiyet arayışıyla ortaya çıkmıştı. Türkiye tarihindeki en çoğulcu ve demokratik anayasası olan 1921 Anayasası, Fransız ve Amerikan devrimlerindeki fikriyat ve uygulamaya benzer bir şekilde toplumun bütün kesimlerini kapsayarak yapılmıştı. 24 Madde'den oluşan bu anayasa özerkliği esas alan bir anayasaydı. Bu anayasaya göre sadece belediye faaliyetleri değil eğitim sistemi, yerel polis hizmetleri, yerel bayındırlık faaliyetleri ve yerel tarım politikaları dahil olmak üzere pek çok şeyin o bölgede seçilmiş insanlar tarafından belirleneceğini anayasal düzeyde teyit eden bir anayasaydı. Tarihçi Cemil Koçak'a göre bu Anayasa’nın 11'nci maddesinde, "Her il yasalar çerçevesinde vakıf, medrese, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında yerel düzeyde idari yetkiye sahiptir. Bu konuların yönetimi, il şuralarının yetkisine bırakıldı" ifadeleri yer alıyor. Ancak Lozan Anlaşması'nın imzalanması ve ulus-devlet fikrinin kendini göstermesiyle birlikte 1924’te yeni bir anayasa yapıldı. 1921 Anayasasında ön görülen çoğulculuk 1924 Anayasası ile birlikte Türkiye'de "tek ulus" yaratma fikriyatına bıraktı. Böylece yaklaşık 100 yıldır süren bir Cumhuriyet krizini de beraberinde getirmiştir oldu. 

1924'TEN SONRA İMHA 

1924 Anayasası'nda "Üniter devlet yapılanmasının" gereği olarak bütün farklılıklar reddedilerek, "Türkiye'ye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk" olarak kabul edilmeye ve Türklük dayatması başlandı. Asimilasyonun ilk adımı olan Şark Islahat Planı ile Kürtlere yönelik ciddi bir "Varlıksal olarak yok etme" yönelimi gerçekleşti. Şark Islahat Planı ile hayatın her alanında Kürt ve diğer azınlıklara dair ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Köy, şehir, dağ, ova, nehir, insan ve yer adları Türkçeleştirildi. 1925 Şeyh Sait, 1938 Dersim ve devamında gelişen Ağrı, Koçgiri, Geliyê Zilan gibi pek çok katliam ile Kürtler fiziki olarak da imha edilme yoluna gidildi. 

İNKAR VE İMHA KAYBETTİRDİ

Yok sayılmaya karşı Kürtler defalarca isyana girişti. Bu isyanlardan sonuncusu devlet rejimi tarafından “29’uncu isyan” olarak nitelendirilen, Abdullah Öcalan’ın kurduğu PKK oldu. İmralı Cezaevi’nde 22 yıldır ağır tecrit altında tutulan Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde sık sık Lozan Anlaşmasına atıf yaptı. 24 Mayıs 2006’da yapılan avukat görüşmesinde Öcalan, anlaşmaya ve ardından yaşananlara ilişkin şu değerlendirmeleri yaptı: “1923’lerden sonra İngiltere müdahalesi ve Lozan sürecinde verilen tavizlerin ardından İngiliz hegemonyasına hizmet eden ve Kürtleri yok sayan 1924 tekçi ulus-devlet yapılanmasına geçişle birlikte Türklere inkâr, Kürtlere de isyan rolü verilerek çatıştırıldı. 1925’li yıllarda başlayan inkâr, isyan ve imha süreci Cumhuriyet’e büyük kaybettirmiş, 1921 anayasasında da ifadesini bulan elverişli demokratik zeminden de uzaklaştırarak, Kürtleri ve farklılıkları yok sayan tekçi ulus-devlet ve tek şef rejimiyle Cumhuriyet daha da otoriterleşmiş, demokrasiye kelime olarak bile yer verilmemiştir. İkinci Dünya Savaşı ve 1950’lerden sonra da ABD güdümünde geliştirilen oligarşik anlayış, 71 ve 80 darbeleri ile burjuva partilerin bile kapatılmasıyla burjuva demokrasisine bile geçit vermeyerek, etnik ve dinsel milliyetçiliği körükleyerek cumhuriyeti daha da çıkmaza sokmuştur. Böylece devlet ve demokrasi krizi daha da ağırlaşarak devam ediyor.” 

DARBE ANAYASALARI 

1924 Anayasası'nın ardından Türkiye'de düzenlenen üç ayrı Anayasa da özgürlükler açısından farklı niteliklere sahip olsa da hepsi birer askeri darbe sonrasında yapılması ortak noktaları. Bir darbe anayasası olan 1961 Anayasası çok sayıda bireysel hakta, sendikal hak ve özgürlükler, örgütlenme ve protesto hakkı gibi birçok konuda özgürlükler sağlasa da, 12 Mart 1971 darbesi ve ardından hazırlanan Anayasa değişiklikleri söz konusu hakları hedef aldı. Oldukça katı bir anayasa olan 1971 Anayasa değişikliklerinin ardından ise 12 Eylül Askeri Darbesi'nin ürünü olan 82 Anayasası, Türkiye tarihinde anayasacılık anlayışı ve özgürlüklerin adeta talan edilmesinin başlangıcı oldu. Darbe Anayasası'ndan bu yana geçen süreçte birçok hükümet ve siyasi parti yeni anayasa vaatlerinde bulundu ve bu durum genellikle seçim malzemesi haline getirildi. 

BAŞKANLIK SİSTEMİ 

19 yıllık AKP iktidarı döneminde “Yeni Anayasa” söylemleri birçok kez dile getirilip seçim malzemesi olarak kullanıldı. Fakat yeni bir anayasa yerine 9 Temmuz 2018 tarihi itibarıyla başkanlık tipi bir hükümet sistemine oluşturdu. Bu sisteme geçişle beraber TBMM'nin yetkileri kısıtlanmış, cumhurbaşkanın yetkileri artırılarak yürütme organının başı oldu. Yine değişen sistemle birlikte Meclis tarafından çıkarılan yasalar azalmış, kararnamelerin sayısı ise artmıştır. Cumhurbaşkanı kararnameler yoluyla yasama yetkisini de kullanmaktadır.

Bugün AKP tarafından tekrar edilen “Yeni Anayasa’nın” nasıl olacağı, neleri kapsayacağı geçmişte yapılan değişiklikler fikir veriyor. Birçok kesimin ortak görüşü, bunun yeni bir anayasadan çok mevcut başkanlık sistemini kurtarmaya yönelik olacağı görüşünde. 

Mezopotamya Ajansı / Ferhat Çelik 

Güncelleme Tarihi: 15 Şubat 2021, 00:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER