Taştekin: Erdoğan'ın onayı olmadan yaprak kımıldamaz

Sedat Peker'in ifşaatlarıyla gündeme gelen Türkiye-El Nusra ilişkisini değerlendiren gazeteci Fehim Taştekin, "Erdoğan’ın onayı ve dahili olmadan bir yaprak kımıldaması bile mümkün değil. O yüzden her yol Saray'a çıkıyor" dedi.

Taştekin: Erdoğan'ın onayı olmadan yaprak kımıldamaz

Çete yöneticisi Sedat Peker'in devlet-mafya-siyaset ilişkilerine dair ifşaatları gündemdeki sıcaklığını koruyor. Peker, yayınladığı son videoda, AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eski askeri danışmanı Adnan Tanrıverdi'nin başında bulunduğu SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlığı'na dair önemli itiraflarda bulunarak, kendi adına SADAT tarafından El Nusra’ya silah gönderildiğini açıkladı. Bölgedeki güçler de, Peker'in bu açıklamalarını doğruluyor. 

Suriye'deki iç savaşı yıllardır sahadan takip eden gazeteci Fehim Taştekin, Mezopotamya Ajansı'nın sorularını yanıtladı. 

 Peker, SADAT'ın şu anki ismi Heyet Tahrir El-Şam olan El Nusra’ya silah gönderdiğini ve milyarlarca dolarlık yasadışı ticaretin Saray’dan idare edildiğini ifade etti. Bu itirafların sahadaki karşılığı nedir?  

Sedat Peker’in bu söyledikleri kendi rolü ile ilgili küçük bir ifşaattır ama Türkiye’nin Suriye savaşına müdahil olmasının sadece ufak bir parçasıdır. Resmin tamamını görmek için daha da geriye gitmek gerekiyor. Çünkü Sedat Peker’in anlattığı olay 2015 yılında gerçekleşiyor. Oysa 2011 yazından itibaren, önceleri yasa dışı yollarla ve mevcut sınır dışı kapıları dışındaki geçiş noktalarında silahların ve militanların Suriye’ye girdiğini biliyoruz. Sedat Peker’in sözünü ettiği sevkiyata kadar hem jandarmanın hem de MİT’in orada bir dahli vardı zaten. Bu akış, 2016 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) doğrudan askeri müdahale ile Suriye’ye girmesine kadar devam etti. Sonrasında zaten her şey Türkiye’nin resmi araç ve sevkiyatlarıyla yürütüldü. Ama bu ifşaat, aslında Suriye içerisindeki Türkiye’nin yasal ya da gayri yasal kollarla dahil olduğu suçları da bir anlamda yeniden konuşma ve tartışmayı mümkün kılıyor. Bu açıdan da önemli.  

Silah ve lojistik desteğinin Saray ile ilişkilendirilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

 Peker, bu meseleler Erdoğan’ın dışında yürütülüyormuş gibi aktarıyor. Ama tüm bu süreçlerde, Erdoğan’ın onayı ve dahili olmadan bir yaprak kımıldaması bile mümkün değil. O yüzden her yol Saray'a çıkıyor. 

Sedat Peker bir taraftan Erdoğan’ı koruduğu iması veriyor, Erdoğan’ı bir şekilde kendisine 'dönüş bileti' olarak konumlandırıyor ve sanki tüm bu meseleler Erdoğan’ın dışında, Erdoğan’ın çevresindeki birtakım insanlar tarafından yürütülüyormuş gibi aktarıyor. Ama tüm bu süreçlerde Erdoğan’ın onayı ve dahili olmadan bir yaprak kımıldaması bile mümkün değil. O yüzden her yol Saray'a çıkıyor. Yani Peker’in verdiği isimler bu süreç içerisinde yer alan isimler. Peker, ısrarla MİT’i ve devletin diğer resmi organlarını işin içine karıştırmıyor. Bunlar yokmuş gibi davranıyor ancak gerçek böyle değil. Peker’in zikrettiği SADAT işin sadece bir parçasıdır. Belki bunlar devletin işlediği suçun farkına vararak ve bir anlamda pek çok ülkenin yaptığı gibi bu tür şirketleri bir paravan gibi kullanarak suç öteleme taktiğine gitmiş olabilirler. Ama 2014 yılında MİT tırları yakalandığında olayın büyüklüğünü gördük. Yani devlet doğrudan bu işi MİT üzerinden yürütüyordu. Sonra MİT’in bu operasyonlarla ilgili olmadığına dair eleştiriler yapılınca MİT yasası değiştirildi ve MİT’in sınır ötesi hareketlerine iç hukuk kapsamında meşruiyet kazandıran değişikliğe gittiler. Peker, ‘Ben devlete zarar vermem’ diyor. Peker konumundaki bir insan için bu anlaşılır bir şey ama fotoğrafın geneline baktığımız zaman devletin bütün organları var. Valilikler, kaymakamlıklar… Peker, bu işin ticaret boyutuna dikkat çekti ama bu yağmadır. Bu yağmanın nasıl işlediğini iyi biliyoruz.

Peker, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, "Bundan sonraki videoyu karşınızda anlatacağım. Helalleşeceğiz abi" şeklinde seslendi. Peker, Erdoğan hakkında neler söyleyebilir? Bu konuda bir öngörünüz var mı?

Muhtemelen Erdoğan hakkında ifşaattan daha çok kendi temas noktalarını anlatacaktır. Erdoğan’a, "Ben senin adamınım, ben seninle çalıştım, ben sana hizmet ettim" diyecek. Bunu da ispatlayacak bazı bilgiler verecek. Benim tahminim bu yönde. Peker, şu aşamada Erdoğan’a bir savaş açmak yerine, Erdoğan ile bir anlamda nasıl iyi ilişkiler içinde olduğunu gösteren bilgiler paylaşacak. Benim tahminim bu. Diğer taraftan Erdoğan’ın ne yapacağını da bilmiyoruz. Erdoğani, bir skandal ortaya çıktı diye bakan harcayan pozisyonda değil. Bu bir zafiyet göstergesi olduğu için hep ondan kaçındı ama siyaseten kendisine yük olduğunu düşündüğü bakan ya da bürokratları da bir süre sonra tek tek açığa aldı ya da başka görevlere gönderdi. Bunların konuşmaması da lazım. Çünkü Peker’in sahip olduğu sırlar, bu bakanlarda da var. Onların da konuşmaması için Erdoğan ya yanında tutarak ya da başka türlü memnun edecektir. Şirketlerin yönetim kurul üyeliği gibi bir sürü şey. 

Erdoğan, bunu kendi denklemi içerisinde, kendi iktidarı bloku içerisinde diğer ortaklarını da gözeterek adımlar atacaktır. Şimdi Peker bunu gördüğü için, tam cephe almak yerine hala Erdoğan’ın adım atmasını kolaylaştıracak tüyolar ya da bilgiler paylaşıyor. Ama bu işin sonu nereye gider onu bilemeyiz. Sonuçta Peker, Binali Yıldırım’ı işaret ettiği zaman aslında işaret ettiği kişi Erdoğan’dı. Peker, bu oyunu böyle oynayarak sonuç almaya çalışıyor. Bir sonuç alamazsa bu sefer tüm gemileri yakma kararı verdiğinde, sanırım herkesi daha da şoke edecek şeyler söyleyebilir.

 Erdoğan, 24 gün sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya destek çıktı. Bu, Erdoğan için bir tercih mi yoksa bir zorunluluk mu oldu? Bir gazeteci olarak süreci nasıl okudunuz?

 Erdoğan, bunlara sahip çıkmaz ise onlar da kendi dosyalarını Erdoğan’ın önüne getireceklerdir. Onların elinde de epey tape kaydı, bilgi ve belge olduğunu düşünüyorum. Bir kere iktidar bir suç şebekesi gibi hareket etti 

Aslında mesele Süleyman Soylu değil. Çünkü bir ittifak var. Bu ittifakta Süleyman Soylu bir yerde duruyor. Şimdi Soylu ile ilgili herhangi bir tasarruf, blok olarak MHP’nin de harekete geçmesini gerektirecek. Erdoğan şu anda çok zayıf durumda ve alternatifi olmadığı için de bunu yapamıyor. Aslında iki senaryo var. Bu ifşaatlara göz yumarak olabildiğince MHP’nin fazlasıyla işgal ettiği alanları biraz daraltmak ve işte "Siz de durumun farkındasınız" diyerek, birazcık daha kendi inisiyatif alanını genişletecek şekilde bu gerilimi kullanmak. Eğer bu işe yaramazsa tabi ki bu iş başka yere gidecektir. Ama şu an ki mevcut tablo Süleyman Soylu’nun önemli ölçüde siyasal geleceğini bitirdi. Bu Erdoğan'ın aradığı bir şey. Bu daha fazla büyürse ve Erdoğan bir anlamda bunlara sahip çıkmaz ise, onlar da kendi dosyalarını Erdoğan’ın önüne getireceklerdir. Onların elinde de epey tape kaydı, bilgi ve belge olduğunu düşünüyorum. Bir kere iktidar bir suç şebekesi gibi hareket etti ve çok fazlasıyla dosya herkesin elinde var. Bunları kullanacaklardı. Erdoğan’ın manevra alanları da hem içeride hem de dışarıda çok daralmış durumda. Bu da Erdoğan’ı hem müttefikleri hem de dostları nezdinde fazla taviz vermeyi zorunlu kılan bir liderliğe dönüştürüyor.

 Peker’in açıklamalarından sonra yaptığınız bir değerlendirmede, Peker’in MİT, TSK ve jandarmanın yanı sıra İnsani Yardım Vakfı (İHH) gibi örgütlerin rolünü bilerek es geçtiğini ifade ettiniz. Tam olarak neyi kastettiniz?  

Peker’in genel video serisinde izlediği bir strateji var. Asla ve asla babayı işaret etmeyen ve çevresindeki insanlara değinen bir yaklaşım izliyor. Bunun ötesinde Peker, eğer daha fazla konuşursa konumunun da düşeceğini biliyoruz. Mesela daha fazlasını konuşsa, MİT’ten, ordudan ve silahlı kuvvetlerden bahsedecek, bunların nasıl eğitilip, donaltıldığından bahsedecek. Peker, konumunda birisi bunların hepsini biliyordur. Ben bir gazeteci olarak birçok şeyi biliyorsam, o benden çok çok fazlasını bilir. Peker, düşeceği konumdan dolayı, bu konulara sadece nokta atışları yapıyor. Birazcık detaya girdiği zaman olayın rengi elbette değişecektir. Bunu şu an da kendi çıkarları açısından istemiyor. Ben Halep’te o yağmalanan sanayi tesislerini gezdim. Orada inanılmaz hikayeler dinledim. Türkiye’nin desteklediği gruplar tarafından oranın yağmalandığını gördüm. O zaman o bölgelere gelen birtakım mallarla ilgilenen yetkililerden de bahsetmişlerdi. Valilik ve Kaymakamlık düzeyindeki yetkililerden bahsediyorum. Bütün bunlarla ilgili Suriye’nin kendisi de bir dosya hazırlayıp, bunları uluslararası mahkemelere taşıyacağını söylüyordu o dönemler. İşte Peker bunun ticaret boyutunu anlattı ve her şeyin Saray’dan onaylı döndüğünü söyledi. Bunlar doğrudur. Daha doğrusu, herhangi bir şekilde böyle ciddi paraların döndüğü operasyonların Erdoğan’ın bilgisi haricinde olma ihtimali mümkün değildir.

ABD ve BM tarafından "terör listesine" alınan El Nusra gibi örgütlere SADAT üzerinde yapılan yardımların bölgesel ve küresel güçlerin istihbari raporlarında yer aldığı da ifade ediliyor. El Nusra’ya silah aktarılmasının uluslararası hukukta karşılığı nedir?

 Türkiye, kontrol ettiği bölgelerdeki suçlardan sorumlu. ABD ve İngilizler de bu suçun ortağı. Türkiye, uluslararası bağlamlardan kopar ve uzaklaşırsa cezalandırma anlamında bu dosyalara el atabilirler. 

Zaten Türkiye bir şekilde o bölgeleri tamamen kontrol ediyor. Türkiye o bölgenin her şeyinden sorumlu. Bu açıdan da uluslararası hukuk bağlamında el alındığı zaman, bunlar çok sayıda suça işaret ediyor. Yani savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, yağma suçu, terör örgütlerinin destekleme suçu, göçertme, soykırım suçu... Bunların hepsi bu meselede tartışmaya açık konulardır. Tabi Türkiye’nin uluslararası konumu şu anda bunları tartışmaya izin vermez. Keza bir yargılama süreci şu an için mümkün kılmaz. Ancak hukuk açısından işler çok vahim.

Diğer yandan Türkiye, NATO üyesi bir ülke ve uluslararası ortakları var. Türkiye'nin uluslararası bağlamda stratejik ve jeostratejik bir değeri var. Bu açıdan da bu dosyaları Türkiye’yi kanalize etmek, Erdoğan’ı sıkıştırmak için kullanabilirler. Ama başta ABD olmak üzere Türkiye’nin şu an ki oturduğu uluslararası çerçeve, bunların bir davaya dönüşmesine izin vermez. Sonuçta ABD de bu suçun ortağı, İngilizler de bu suçun ortağı. Suriye sürecini Irak’ın işgaliyle birlikte değerlendirmek de gerekiyor. Çünkü ikisi cihatçıların ortaya çıkması noktasında birbirini çok besledi. Burada suç ortakları aynı. Şimdi uluslararası hakim karar mekanizmalarını etkileyen hakim yapılardır bunlar. Yani Almanlar mı Fransızlar mı el atacak, hayır. Onlar da suç ortağı. O yüzden uluslararası ceza mahkemesinin kurulması ya da mevcut ceza mahkemelerinde bir soruşturmaya dönüşmesi gibi bir şey beklemiyorum. 

Türkiye, sözünü ettiğim o uluslararası bağlamlarında kopar ve uzaklaşırsa, bu sefer Türkiye’yi cezalandırma anlamında bu dosyalara el atabilirler. Birikmiş olan bu dosyalar hem hasım devletler hem de müttefik devletler tarafından Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak, politika değişikliğine zorlamak için kullanılacaktır. Mesela Rusya bunu kullandı ve etkili sonuçlar elde etti. 2015’te Türkiye’ni IŞİD petrolünü aldığına dair ifşaatlar da bulundular. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi’ne bir rapor götürdüler.  Tabi bunu paylaşmadılar ama tüm bunlar Türkiye’yi fena halde köşeye sıkıştırdı ve Türkiye Rusya ile iş birliğine gitmek zorunda kaldı. Bu bir oyundur. Bu ifşaatlar elbette bu oyunda karşı tarafların elini güçlendirecektir.

El Nusra’dan devam edelim... İktidar neden ABD ve BM Güvenlik Konseyi tarafından "terör listesine" alınan El Nusra’ya destek veriyor? Verilen silahlar ve diğer destekler AKP’nin hangi ihtiyaçları temelinde veriliyor? AKP El Nusra’ya mecbur mu?

 Türkiye, istemeye istemeye terör listesine aldığı El Nusra ile ortaklığını sürdürüyor. Erdoğan bu örgütle ilişkileri başka türlüye çevirirse, çok büyük bir blokla karşı karşıya kalacak. Kürtlere karşı koridor kurma politikası da bu örgütlerle yapıyor.  

Mesele sadece El Nusra meselesi değil tabi ki. Erdoğan orada bir oyun oynadı ve bu desteklenen gruplardan ulusal ordu dedikleri bir ordu çıkardılar. Bunu kendi çıkarları için Libya’da, Karabağ’da ve başka yerlerde kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar. Nusra’dan vazgeçememesinin nedeni, Nusra cephesi şu anda Heyet Tahrir el-Şam adıyla sahnede. Nusra cephesi IŞİD’in Suriye’deki ilk oluşumuydu. Daha sonra anlaşamadılar. Çünkü IŞİD o zaman Irak İslam Şam Devleti adıyla Irak'taydı ve Suriye’de Nusra’yı örgütledi. Sonra Irak Şam İslam Devleti olarak iki bölgeyi tek bir cephe olarak yeniden kurgulayınca ve Nusra cephesini fes etme kararı alınca; Nusra buna direnerek doğrudan El Kaide liderine biat etti. Şimdi böylesi bir süreçte kendi aralarında da ciddi çatışmalar oldu. 

Özü itibariyle, hepsinin kökeni El Kaide. IŞİD, El Kaide’den daha şiddetli bir yapı olarak ortaya çıktı. Nusra cephesi onun Suriye kolu olarak ortaya çıktı, onla ayrıştı. Sonraları Nusra cephesi diğer İslamcı örgütlerle yer yer iş birliği yapıp koalisyonlar kurdu, yer yer çatıştı. Şimdi İdlib’in ele geçirilmesi ve bu örgütün şu anda İdlib’i kontrol eder noktaya gelmesinde Türkiye’nin doğrudan dahili var. O zaman Suudi Arabistan ile Türkiye’nin doğrudan dahili ile bir ortak ordu oluşturuldu. Bu ordu da Türkiye’nin daha önce desteklediği gruplar, Ahrar Şam ile Nusra cephesi birlikte İdlib’i ele geçirdiler. Sonra aynı şeyi Halep için kurguladılar. İşin temel organizatörü Türkiye’ydi. Şimdi aralarında böylesi bir ilişki var. 

Yani Nusra cephesiyle geçmişe dayanan böylesi bir ittifak ilişkisi var. Ama Nusra, daha sonra Türkiye’nin desteklediği grupları İdlib’de temizledi. Haliyle Türkiye ile aralarında bir soğukluk oluştu. Ancak işin içerisine Rusya girdi ve sonra gerilimi düşürmeye karar verildi. Türk ordusu şimdiki adı Heyet Tahrir el-Şam olan Nusra ile iş birliği yaparak kendi ordusunu Halep’in batısı, Hama’nın kuzey doğusu, Lazkiye’nin kuzey doğusu ve İdlib’e girerek, Tahrir el-Şam ile Nusra ile iş birliği yaptı. Şu anda Türkiye’nin burada iki yüze yakın noktası var. Hepsi Heyet Tahrir el-Şam ile iç içe. Yani Türkiye’nin askeri konuşlanması İldib’te böylesi iç içelik arz ediyor. Türkiye bu örgütle düşmanlık değil, adı konulmamış bir ortaklık tercih etti. Türkiye bu örgütü elemine etme konusunda Rusya’ya söz vermiş ama bunu elemine etmek yerine bunu dönüştürme yoluna gitti. "Dönüştürebildi mi" derseniz, birazcık yaptı. İşte Nusra, küresel El Kaide ile ilişkisini kesti gibi. Böylesi bir imaj operasyonu.

Türkiye, El Nusra’yı istemeye istemeye terör listesine almasına rağmen, bu ortaklığı sürdürüyor. Erdoğan’ın, takıntı haline gelen Suriye siyasetini devam ettirebilmesi için. Eğer Erdoğan bu örgütle ilişkileri başka türlüye çevirirse, çok büyük bir blokla karşı karşıya kalacak. Bunu da istemiyor. O bloklaşma, Türk ordusuyla çatışmayı da beraberinde getirecek. Bu durumda Suriye’nin Rusya ve İran ile İdlib’i daha kolay ele geçirmesi mümkün olacak. Erdoğan şu anda İdlib’in düşmesini istemiyor. O yüzde de bu örgütleri korumaktan yana bir politika izliyor. Daha doğrusu, Türk ordusu İdlib’in çeperlerine yığdığı askerlerle bir kalkan konumuna geldi. Haliyle bir terör örgütüne de bir anlamda kalkan olmuş oldular. Bu politika Erdoğan’ın Suriye ile ilgili beklentileriyle alakalı. Bir taraftan da Kürtler mevzusu var. Kürtlere karşı da koridor kurma politikasını bu örgütlerle, İdlib çeperlerinde, Afrin çeperlerinde devamında da diğer gruplarla böylesi bir kurguyu ilerletmek istiyor. Suriye’den karlı çıkmak istiyor. O yüzden de bu örgütlerle bağını kesmiyor. 

Şunu da ekleyeyim; Bir tarafta ABD yönetimi 2012 yılında Nusra cephesini terör örgütleri listesine aldı ancak ABD yönetimi burada Türkiye’nin varlığını bu örgütlerle bu bölgeyi korumasında kendi Suriye politikasında elverişli buluyor. Aksi halde eğer ABD yönetimi burada çok farklı bir politika izleseydi, Erdoğan bunu bu kadar sürdüremezdi.

Uyuşturucu baronu Hüseyin Baybaşin, 90'lı yıllarda Peker'in anlattıklarından daha fazlasını anlatmıştı. Yine ham petrol başta olmak üzere Suriye’nin kaynaklarının Türkiye getirildiğini tüm dünya biliyor. Tüm bunlar ve Peker'in itirafları sonrası Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğine nasıl etki eder? Türkiye’nin iç siyasi denkleminde bizleri neler bekliyor?

Suriye politikası her açıdan Arap dünyasında ortaklıklar sağladı. Ama bu ortaklıklar Türkiye’nin sahayı kontrol etme, kendi askerleriyle burada farklı bir oyun kurma çabasıyla birlikte değişti. Şimdi Arap dünyasında büyük bir blok, Türkiye’nin Suriye’den çekilmesini istiyor ve Türkiye’yi Arap dünyasına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Mesela Mısır’dan başlayarak, Suudi Arabistan’a ve diğer ülkelerle normalleşme arayışında; Suriye’den Libya’dan çekilme mevzusu da var. Bunu bir ön koşul olarak getiriyorlar. Şimdi Suudi istihbarat şefi eğer Şam’a gidiyorsa, - ki geçtiğimiz gün gitti - buradaki temel motivasyonlardan bir tanesi İran, diğeri de Türkiye’dir. Yani İran ve Türkiye’nin bu bölgeden bir şekilden çıkarılması. Bu düşman gördükleri Esad yönetimiyle yakınlaşmalarını sağlayan bir etken. Fakat Erdoğan şu koşullarda bu adımı atmak istemiyor ve bu oyunu sürdürmekte ısrar ediyor.

Bu içeriyle de bağlantılı. Çünkü içeride kurduğu ittifak, özellikle Kürtlere karşı burada askeri varlığın sürdürülmesi konusunda tabiri caiz ise bu ittifakın zamkı oldu. Şimdi buradaki politika değişikliği, içerideki o ittifak ilişkilerini de etkileyecek. Erdoğan o kadar rahat değil. Yani Erdoğan bu mevcut yapı içerisinde büyük riskleri göze alamıyor. Başkanlık sistemi Erdoğan’ın elini ayağına bağ oldu ve Erdoğan manevra yapamaz hale geldi. İçerideki durum dışarıyı, dışarıdaki durum da içeriyi etkileye etkileye böylesi bir çıkmaz tablosunu oluşturdu.

Saray ya da Türkiye, Suriye savaşının başından bu yana suç işleyen silahlı gruplarla ortaklık ediyor.  Bu grupların Türkiye’de sorun olma ihtimali nedir? Bu anlamda Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor?

Suriye devleti, buraları kontrol altına aldığı zaman, bunlar orada barınamayacak. Yeryüzünde rahat barınabilecekleri yegane yer Türkiye. IŞİD’in dağıldıktan sonra en rahat hareket ettiği yer nasıl Türkiye olduysa bunların da böyle olacak.  

Şu anda İdlib’te, Doğu Halep’te ve Fırat’ın doğusunda yüz binin üzerinde silahlı milis varlığı söz konusu. Bunlar 10 yıldır ellerinde silahlarla suç işliyorlar. Her türlü suç ve bu işin bir de rantı var. Bu örgüt liderleri milyonlarca dolarla oynayan, kaçakçılık dahil her şey yapan savaş ağlarına dönüştüler. Şimdi bunların fişini çekmek, bu saatten sonra onlara yardım etmiş olan ellere de bir şekilde tehdit olarak dönecektir. Bunun örnekleri var. Pakistan-Afganistan mevzusunda aynı örnek var. Türkiye’nin 10 yıldır yaptığını, Pakistan Afganistan’da yaptı. Pakistan, desteklediği bu terör örgütleriyle toplumsal bir dönüşüm de yaşadı. Askeri kanatları dönüştü, istihbaratları dönüştü. Seküler olmakla övünen Pakistan Meclis’i şu an Usame Bin Ladin’e taziye mesajları yayınlayan milletvekilleriyle dolu. Şimdi böylesi bir dönüşüm çok tehlikeli bir dönüşüm. Pakistan bunu yaşadı. Çok böyle belli konularda ortak tepkiler veren iki ülke, benzer hevesleri olan iki ülke. Onun için bunları düşünmek zorundayız.

Biz bunları aslında iç politikada nasıl kullanıldığını 2015 seçimlerinde gördük. Bunlar şiddet unsuru olarak kullanıldı ve daha fazla da kullanılacaktır. Asıl tehlike Suriye’nin şu anda cihatçı militanların bulunduğu alanları kontrol etmesiyle başlayacak. Yani Suriye devleti buraları kontrol altına aldığı zaman, bunlar orada barınamayacak. Yeryüzünde rahat barınabilecekleri yegane yer Türkiye maalesef.  IŞİD’in dağıldıktan sonra en rahat hareket ettiği yer nasıl Türkiye olduysa bunların da böyle olacak. Bunu unutmayalım; Onlara karşı çok sayıda operasyonlar olabilir, gözaltılar olabilir ama bir tarafta da bunların nasıl kullanılacağına dair, Suruç’ta, Ankara’da ve Diyarbakır’daki patlamaları dikkate aldığımız da geleceğe dair de tablonun epeyce karanlık olduğunu söylemek gerekir. Bu iktidar yapısı, bu haliyle varlığını sürdürdüğü sürece bunlardan korkmak gerekiyor.

SADAT’ın başındaki Adnan Tanrıverdi'nin, Erdoğan'ın danışmanlığından istifa etmesinin bilinçli bir plan dahilinde olduğu, böylelikle Saray’ın El Nusra gibi örgütlerle ilişkisinin ortaya çıkmaması için istifa ettirildiği yönünde iddialar ortaya atıldı. Sizce de Tanrıverdi bu ilişkiler ortaya çıkmasın diye mi istifa ettirildi?

Amerikalılar ve İngilizler bu işe çok önceden başlamışlardı. Bu güçler, kendi askerlerinin yargılanabileceği ya da kendi siyasi karar mekanizmalarında bir bedele dönüşebilecek durumlarda, bu özel savaş şirketlerini kullanıyorlar. Bunu bir anlamda suçu kendilerinden uzaklaştıracak bir mekanizma olarak yapıyorlar. Mesela Wagner’i Ruslar kullanıyor ama asla ve asla Kremlin’le Rus devletiyle, Rus dışişleriyle ya da savunma bakanlığıyla ilişkilendirilmesine izin vermiyorlar. Her şeyi reddediyorlar. Wagner üzerinden Rus uçakları sürekli Libya’ya gidip geliyor ama bunu kimse Rusya’ya mal edemiyor. Siyasi bedele de dönüştüremiyorlar. Erdoğan da bu tecrübeleri gördüğü için, 2012 yılında SADAT’ı kurdurttu. El Nusra’ya ilişkileri ortaya çıkacak diye istifa ettirildiği yorumundan ziyade, başdanışman pozisyonunda kalarak bu işleri yürütmesinin daha zor olacağını düşünüyorum. Eğer suç şebekesi ya da paravan şeklinde bir ilişki biçimi varsa, bu başdanışman statüsüyle olmaz. O ilişkiyi kesmen gerekir. Madem ki suçu başka bir paravan üzerine yıkacaksan o zaman başdanışmanlık olmaz. Senin dediğin doğrudan onunla ilişkilendirir. Orada bir mantık hatası vardı. Herhalde bunu fark ettiler ve buna son verdiler.

Erdoğan bu işi eline yüzüne mi bulaştırdı. Bunu mu demek istiyorsunuz?

Suç salmak için ortaya çıkmış yapılar ve bu yapılarla ilişkiyi sen resmileştirsen, o şirketin başındakine Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığını vererek, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına alarak bu işi yaparsan, o kişinin doğrudan seninle irtibat kurmasını sağlarsın. Şimdi suçu işlettiğin bir şirketi nasıl böyle resmi platform içerisinde tutabilirsin? Bu başlı başına sakat bir şey. Bu meseleyi böyle düşünenler açısından sakat diyorum. Yoksa SADAT’ın kullanılması her açıdan sakat. Ruslar ya da Amerikalılar böyle yapmıyorlar. ABD’li hiçbir resmi makamın bu tarz yapılanmalarla ilişkisini göremezsiniz. Ama Türkiye SADAT’ı kullanıyor. Fakat bakıyorsunuz ki SADAT’ın kurucusu Saray'dan. O yüzden elini doğrudan kaptıran bir açık vermiş oluyor.

 Peker'in itirafları, devlet yapılanmasını bilen kesimler için sürpriz değil. Hatta anlatılanların çok eksik olduğu da dile getiriliyor. Peker, Baybaşin, Mehmet Ağar, Korkut Eken... Türkiye'de devleti kirleten veya devlet yapılanmasının bilinçli tercihi olan bu gerçeklik nasıl aşılabilir? Muhaliflerin 'birbirini yesinler' beklentisinden öte asıl odaklanması gereken nedir?

Bu kirlilik, özellikle Kürtlerle çatışma sürecinde çok fazlasıyla büyüdü ve derinleşti. Kürtlerle çatışma süreçleri bitmediği sürece, devletin içindeki o tuhaf suç aygıt mekanizmalarının dışarıya atması mümkün değil. Bunun için de mücadele veren yok zaten

Bu kirliliğe eskiden "derin devlet" derlerdi ya da "devletin derin tarafı". Bu kirlilik hep var. Her zaman oldu. Ama özellikle Kürtlerle çatışma sürecinde bu işler çok fazlasıyla büyüdü ve derinleşti. İktidarlar bunlara gayri resmi onay verdiler. Bunlar devletin onayı ile desteği ile devletin pozisyonlarını kullanarak, bir anlamda devletin resmen yapamadığı suçları işlerken, zamanla kendi kirli alanlarını da oluşturdular. Uyuşturucu bunun bir parçası. İşte liman mevzusu gibi tüm bunlar işin bu kirli sürecin ve nasıl para boyutu olduğunu da gösteriyor. Şimdi devlet isterse bunlardan çok rahatlıkla kurtulabilir. Ama devlet normal değil. Devlet hala kendi problemlerini bu tür süreçlerle yönetme konusunda ısrarlı. Bu çizgi değişmedi ve değişmiyor. Muhalefet burada fazlasıyla tutarsız. Niye tutarsız? Mesela bu yapılarla birlikte Suriye’de bir operasyon yürüttüler ve muhalefet buna destek veriyor. ‘Evet Türk ordusu Suriye’de olmalı’ diyorlar.  Ama biz de biliyoruz ki, Türkiye ordusu orada olduğu zaman, çetelerle, mafya ile suç örgütleriyle birlikte çalışıyor. Şimdi her ikisi birden istenemez. Hem diyeceksin ‘Devlet temiz olacak, devlet bu işlerle kendini arınacak’ hem de bu işlerin olduğu alanlara devletin gönderilmesine destek olacaksın. İkisi birlikte mümkün değil. 

Özellikle Kürtlerle çatışma süreçlerinin bitmesi gerekiyor. Bu bitmediği sürece, devletin bir anlamda içindeki o tuhaf suç aygıt mekanizmalarının dışarıya atması da mümkün değil. Bunun için de mücadele veren yok zaten. Şimdi bir temiz eller operasyonu yürütecek yargı yok, bunu yürütecek bir polis teşkilatı yok, olanlardan dehşete kapılmış bir halk yok. Sedat Peker’in videolarını Kurtlar Vadisi’nin başka bir versiyonunu izlemek için izliyorlar. Bu işe öfke duyarak değil, çekirdek çıtalayarak izliyorlar. Beni dehşete düşüren şey budur. Bu kadar büyük bir skandal başka bir ülkede olsa, demokratik ülkelerden bahsetmiyorum yani herhangi bir Ortadoğu ülkesinde olsaydı tepkiler başka olurdu. Hükümetler bir saniye duramazlar. Ama Türkiye’de bir tane müdür bile görevden alınmadı.

Devletin ortaklık yaptığı ya da yarattığı mafya ve paramiliter sadece Kürtlere karşı mı kullanılıyor? Bu skalanın genişlediğini düşünenler de var...  

Kullanışlı bir kitle şiddeti, bu iktidarın şu an ki enstrümanlarından bir tanesi. Bunun muhatabı Kürtler dışında CHP’dir, İYİ Parti’dir ve diğer partilerdir. Çünkü Kürtlere başka türlü konuşuyorlar. Kitle baskıyla değil, doğrudan devletin baskı aygıtlarıyla konuşuyorlar. Türkçesi silahla konuşuyorlar. Ama en son Meral Akşener’in Rize’de uğradığı saldırı; 15 Temmuz sonrası yaratılan toplumsal psikoloji, ona silahı eklemleyerek, onu milisleşme ile bütünleştirerek yarattıkları yeni yapı, gerektiği zaman bir seçimi garantilemek için de tüm muhalif güçlere karşı kullanacak bir yapıdır. Çok fazlasıyla tehlikeli bir durum. Yani bunu HDP’ye karşı yaptıkları zaman maalesef CHP ve diğer partiler bunu içselleştirdiler. Hiçbir şey yapmayarak, iktidarın elini rahatlattılar. Şimdi bunun değiştiğini ve giderek herkesi kapsadığını görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir şey. Çünkü linç kültürünü doğrudan en tepeden onaylayan hatta öven bir yaklaşım var. Bunun sınırını kimse belirleyemez. Bugün Meral Akşener, yarın başka biri olur. Zaten başlamadı mı? Kılıçdaroğlu cenazeye gittiği zaman saldırıya uğradı. Yani makas artık açıldı ve giderek büyüyecek.

MA / Selman Güzelyüz

Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2021, 14:55
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER