Arzu Çerkezoğlu: İşçi sınıfı korku duvarlarını aşmaya başladı

DİSK Genel Başkanı Çerkezoğlu, çoban ateşleri gibi yanıp sönen işçi direnişlerini ortak paydada buluşturmayı hedeflediklerini söylüyor. Çerkezoğlu’na göre işçi sınıfı korku duvarlarını aştı.

Arzu Çerkezoğlu: İşçi sınıfı korku duvarlarını aşmaya başladı

İktidarın ve yediğiyle acıkan sermayenin yarattığı ekonomik kriz, alt-orta sınıfları sefaletle sınarken irili ufaklı sayısız işçi direnişi de ortaya çıkıyor. Şimdilik baskı yöntemleriyle sindirilmeye çalışılan işçiler, gerçek manada can havliyle direnişler başlatıyor. 

Peki bu süreçte işçi sendikaları ve konfederasyonları ne yapıyor? Geçtiğimiz hafta 55. kuruluş yıldönümünü kutlayan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, irili-ufaklı direnişlerin neresinde? “İşçiler direnişte, sendikalar nerede” diye soranlara DİSK’in cevabı ne? Dahası, DİSK’in işçilerin taleplerini genel grevle görünür kılmak gibi bir planı var mı?

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu Artı Gerçek'ten İrfan Aktan'ın sorularını yanıtladı.

Türkiye işçi sınıfına korkunç ekonomik krizin ağır bedellerinin ödetildiği bu yıl, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun da (DİSK) 55. kuruluş yıldönümü. Haliyle de gözler sizin, DİSK’in üzerinde. Bu dönem için nasıl bir mücadele programı çizdiğinizi konuşacağız ama bilmeyenler için DİSK’in kısa tarihini özetlemeniz mümkün mü?

DİSK kurulduğu 13 Şubat 1967 tarihinden beri tüm baskılara rağmen yoluna devam ediyor. Konfederasyonumuz 55 yıldır işçi sınıfının emek, hak ve insanca yaşam mücadelesini örgütlemek için tüm gücüyle çaba sarfediyor. 13 Şubat 1967’de Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce,  Mehmet  Alpdündar ve Kemal Nebioğlu, DİSK’in kuruluş dilekçesini İstanbul Valiliği’ne verdi. Fakat bu sadece resmi bir evrak değildi. DİSK’in kuruluşunun arkasında yüz yıllık bir tarihe dayanan ama esas olarak 1960’ların başından itibaren süzülüp gelen işçi sınıfı mücadelesinin birikimleri yatıyordu. 1967 yılında ise Türkiye işçi sınıfı bir yol ayrımına gelmişti.

Nasıl bir yol ayrımı?

Ya teslimiyetçilik, uzlaşmacılık, devlet güdümlü sendikacılık ya da işçinin kendi iradesine dayanan sınıf ve kitle sendikacılığı yapılacaktı. DİSK’in kuruluşu sermayenin bütün kuşatmalarına rağmen güdümlü, Amerikancı sarı sendikacılığa karşı işçi sınıfının o dönemki cevabıydı. Dolayısıyla kuruluşundan itibaren sermaye ve hükümetler tarafından istenmedi. Mesela 1970’te daha 3 yıllık bir örgütken DİSK’i fiilen kapatmayı öngören bir yasa teklifi sunuldu TBMM’ye. Nitekim dönemin iktidar sözcüleri “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyerek bu teklifi sunmuşlardı. 

Bu yasanın TBMM'ye gelmesiyle Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişlerinden biri olan  15-16 Haziran olayları başlamıştı, değil mi?

Tabii, bu yasayı meclise getirenler sadece DİSK üyelerini değil, Türk-İş’e bağlı sendikaların üyelerini ve tüm Türkiye işçi sınıfını 15-16 Haziran’da karşılarında buldular. Fabrikalardan çıkan binlerce işçi o iki gün boyunca İstanbul’a aktı ve dönemin hükümetine karşı çıktı, işçinin gücünü gösterdi. DİSK’in mücadele tarihine dair değinilmesi gereken sayısız köşe taşı var ama ben kısaca özetleyeyim. İlk kitlesel 1 Mayıs kutlaması 1976 yılında Taksim'de DİSK’in öncülüğünde yapıldı. Ertesi yıl, yine DİSK’in öncülüğünde yine yüz binler o gün Taksim’e aktı. Fakat maalesef 1977 1 Mayıs’ı kontrgerilla tarafından kana bulandı, katliam yapıldı. Ertesi yıl, 1978’de karşılarında daha güçlü bir 1 Mayıs ve daha kararlı bir Taksim Meydanı buldular. 12 Eylül darbesinden hemen önce, 22 Temmuz 1980’de kurucu genel başkanımız Kemal Türkler’in katledilmesi de DİSK’in tarihindeki onulmaz yaralardan biridir. Ama DİSK yine yoluna devam etti. 

DİSK’İ YOK ETMEK İSTEYENLERİN BAYRAĞINI BUGÜNKÜ SERMAYE VE İKTİDAR DEVRALDI

Fakat 12 Eylül darbesiyle DİSK üyesi sendikaların yönetimlerine kayyumlar atandı, DİSK yöneticileri tutuklandı, 1477 sanıklı dava açıldı…

DİSK ve DİSK’e bağlı sendikaların yöneticileri aylarca işkenceli sorgulardan geçirildi. 78 kişi idamla yargılandı. Ölümsüz genel başkanlarımızdan Abdullah Baştürk kendilerini idamla yargılayan cunta mahkemelerine hitaben “siz ancak benim ceketimi asarsınız” diyerek DİSK’in tavrını ortaya koydu. 

Darbeden sonra DİSK kaç yıl faaliyet yürütemedi?

11 yıl. Bu süre boyunca DİSK’in tüm faaliyetleri durdurulduğu gibi üyeleri de başka sendikalara geçirildi. DİSK 1991’de yeniden faaliyete başladığından beri de, örgütlü olduğumuz bütün iş kollarında ciddi baskılarla, zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldık. Baskılar bugün de artan bir hızla devam ediyor. 1970’te yasayla, 12 Eylül’de darbeyle DİSK’i yok etmek isteyen sermaye ve iktidarların bayrağını bugünkü sermaye ve iktidar devralmış durumda.

İŞÇİ SINIFI TAŞERONLAŞTIRILIP SENDİKASIZLAŞTIRILARAK ÖRGÜTSÜZLEŞTİRİLDİ

Peki DİSK’in tarihinden bakıldığında bu 55 yıllık süreçte Türkiye işçi sınıfı açısından nasıl bir dönüşüm yaşandı?

Bu süreçte dünyada, Türkiye’de de işçi sınıfının kazanılmış haklarını ortadan kaldıran bir gerileme yaşadı. Şu anda neoliberal kapitalizmin krizinin ve iflasının yaşandığı, iktidarların da daha baskıcı, otoriter, faşist rejimlerle ayakta kalabildiği bir dönemin içindeyiz. Bütün dünyada olağanüstü bir işçileşme, proterleştirme yaşanırken, sermaye ve iktidarlar bu devasa proletaryanın bir güce kavuşmaması için her türlü bariyeri kurmaya odaklanıyor. Kapitalizmin başından beri hedefinde hep işçi sınıfının örgütlü mücadelesi, sendikalar vardı. O yüzden de 12 Eylül darbesi dâhil son yarım yüzyıllık süreç, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi üzerine kuruldu. 

DİSK’in faaliyetlerinin yasaklandığı 1980-1991 arası dönemde işçi sınıfı aleyhine nasıl düzenlemeler yapıldı?

İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesinde bu ara dönemin çok etkisi var ama bu süreç hâlâ devam ediyor. Bunun dünyadaki kapitalist-emperyalist saldırılarla da bağlantısı var. Çünkü 20. yüzyılın son çeyreğinde kapitalizm tüm dünyada yeni bir stratejiyle hareket etmeye başladı. Kapitalizm kendi krizini aşmak için emekle sermaye arasındaki ilişkiler düzlemine, masaya tekmeyi vurdu ve dağıttı. Neoliberal politikalar geçmiş yüzyılın son çeyreğinde bu şekilde başlatıldı. Bu politikaların temel amacı, proleterleştirme, yoksullaştırma, mülksüzleştirmeydi. Bunu sağlamanın yolu da işçi sınıfının örgütlü yapısını dağıtmaktan, sendikal kazanımları ortadan kaldırmaktan geçiyordu. İşçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi iki şekilde yapıldı. Bir kere başta taşeronlaştırma olmak üzere güvencesiz çalışma yaygınlaştırıldı. İkinci adım olarak da sendikal örgütlenme doğrudan hedef haline getirildi.

12 EYLÜL EMEĞE KARŞI SERMAYE DARBESİ, 1982 ANAYASASI DA SERMAYE ANAYASASIDIR

Türkiye’de bu süreç nasıl işledi?

Türkiye’de bu müdahalenin başlangıcı 24 Ocak 1980 kararlarıdır ki, 12 Eylül darbesi esasen bu kararların uygulanması için yapılmıştır. 24 Ocak kararları, Türkiye’nin neoliberal politikalara entegre edilmesinin başlangıcıdır. Sermaye lehine bunun hayata geçirilmesi için DİSK başta olmak üzere o dönemin muhalefetinin susturulması, ezilmesi gerekiyordu. Kemal Türkler’in Türkiye'yi 12 Eylül karanlığına götüren süreçte katledilmesi tesadüf değildi. 12 Eylül’ün bir çok yönü konuşulabilir ama DİSK açısından faşist bir darbe olarak 12 Eylül’ün sınıf karakteri önemlidir. 

Yani 12 Eylül darbesi aslında sermaye sınıfının da darbesi miydi?

Tabii, 12 Eylül’ü biz emeğe karşı bir sermaye darbesi olarak tarif ediyoruz. Zaten darbeden önce Kemal Türkler’in katledilmesi, darbeyle birlikte işçi sınıfının bütün haklarının ortadan kaldırılması, DİSK’in kapatılması gibi pek çok örnek de bunu teyit ediyor. Dahası, o dönemin sermaye sözcüleri açıkça “şimdiye kadar işçiler güldü, artık gülme sırası bizde” diyordu. 1982 Anayasası da açıkça bir sermaye anayasasıdır. O dönemin başat sermaye örgütü olarak TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) genel kurul kararları, politika önerileri 1982 Anayasası’nda doğrudan hayata geçirilmiştir. 

“Şimdiye kadar işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” diyen de dönemin TİSK başkanı Halit Narin’di…

Evet, darbe sonrasında bunları söylüyor. Zaten darbeyle birlikte sendikal haklar, toplu sözleşme, grev hakkı ortadan kaldırılmıştı. DİSK’in kapalı olduğu 11 yıllık dönemde işçi sınıfının kazanmış olduğu bütün haklar elinden alındı. 12 Eylül sonrasında hayata geçirilen uygulamalar bugün daha da kapsamlı bir saldırı olarak devam ettiriliyor. 

SINIF MÜCADELESİ İŞYERİYLE DEĞİL, YENİDEN ÜRETİM ALANLARINI DA KAPSAYACAK ŞEKİLDE GENİŞLEMELİ

DİSK’in kuruluşundan bu yana işçi sınıfının yapısı, çalışma rejimi, sendikal anlayış ve örgütlenme biçimleri de dönüştü. Keza bir dizi yeni iş kolları ortaya çıktı. Peki DİSK bu dönüşüme, yeni hak ve mücadele alanlarına kendini uyarlayabildi mi?

Az önce de söylediğim gibi, dünyada 20. yüzyılın son çeyreğinde, Türkiye’de 12 Eylül’de devreye sorulan neoliberal politikalarla, sermaye emekle arasındaki ilişkiler düzlemini  tek taraflı olarak inşa etmeye çalışıyor. Öte yandan bu süreçte sermayenin tahakküm alanı, üretim alanı olan fabrika, atölye ve işyeri ile sınırlı kalmadı. Sağlıktan eğitime, ulaşımdan güvenliğe, hayatın her alanı piyasalaştırıldı. Aynı zamanda bu sürece sermayenin ideolojik saldırı da eşlik etti. “İşçi sınıfı diye bir şey kalmadı”, “tarihin sonuna gelindi,” “tek çare piyasa”, “dünyanın göreceği son düzen budur” gibi iddialarla kitleler bu eşitsizlik rejimine boyun eğmeye zorlandı. Dolayısıyla sınıf mücadelesi de  sadece işyeriyle, üretim alanlarıyla değil, yeniden üretim alanlarını da kapsayacak şekilde genişlemek durumunda. 

Yeniden üretim alanından kastınız ne?

Emeğin yeniden üretimi, yani hayatın bütünü! Sermaye işyerindeki emeğimizi sömürmenin, üzerimizde kurduğu tahakkümün sınırlarını genişlettikçe genişletti ve tüm yaşam alanlarımızı, sağlığı, eğitimi, ulaşımı, barınmayı, doğayı, hayata dair olan her şeyi tahakkümün ve sömürünün yeniden üretildiği bir piyasaya dönüştürdü. Dolayısıyla işçi sınıfı açısından da mücadele hayatın her alanını ve her anını kapsar hale geldi. Sermayenin tahakküm alanı genişledikçe, sınıf mücadelesinin alanı da genişledi. Bugün kentlere, doğaya sahip çıkmak, parasız eğitim, barınma, ulaşım sağlık hizmeti talep etmek sınıf mücadelesinin birer parçası. 

AKP DÖNEMİNDE İŞÇİ SINIFININ YAPISI DA DEĞİŞTİRİLDİ

Az önce taşeronlaştırma gibi güvencesiz çalıştırma biçimlerinin de bu sürece eşlik ettiğini söylemiştiniz. Türkiye’de taşeronlaştırma yöntemi ne zaman başladı?

Dünyada 1980’lerde Türkiye’de ise 1990’larda yaygınlaştı. 2001 krizi sonrasında sermaye kendi krizinin üstesinden gelmek için AKP eliyle buna yeni bir ivme kazandırdı. AKP döneminde olağanüstü bir taşeronlaştırma yapıldı. Özelleştirmeler yoluyla halkın tüm birikimlerinin haraç-mezat sermayeye peşkeş çekilmesi de buna eşlik etti. Keza taşeronlaştırma aynı zamanda sendikasızlaştırma sürecidir. Tabii işçi sınıfının yapısı da değiştirildi.

Nasıl?

Eskiden bir fabrikaya girdiğinizde bütün işçileri üye yapıp çıkabilirdiniz. Ama şu an girdiğiniz yer ister fabrika, ister hastane veya belediye olsun, aynı işi yapan ama farklı biçimlerde istihdam edilen işçiler görüyorsunuz.

HERKESİN ORTAK PAYDASI GÜVENCESİZLİK

Ne demek bu? Aynı işi yapan insanlar farklı iş kollarında çalışıyor gibi mi gösteriliyor?

İstihdamın niteliği açısından müthiş bir homojenleştirme var. Hemen herkesin ortak paydası güvencesizlik. Ama istihdamın biçimi açısından bakıldığında ciddi bir parçalanma söz konusu. Aynı işyerinde işçiler, memurlar, sözleşmeli çalışanlar, taşeronlar bulunuyor. Bu da örgütlenmeye karşı oluşturulmuş en önemli engellerden biri.

Neden? 

Farklı statülerde istihdam edildikleri için aynı işyerindeki işçileri aynı sendikaya üye yapamıyorsunuz. Daha da kötüsü, işverenlerin hiçbir sorumluluğunun olmadığı çalıştırma biçimleri hayata geçirildi. Esnaf-kurye böyle bir çalıştırma biçimi mesela. Kendi hesabına çalışma bunun bir başka biçimi. Özel hastanede çalışan bir hekimle patron arasında işçi-işveren sözleşmesi yapılması gerekirken, patron hekime diyor ki, “gidip kendine bir şirket aç, Bağ-Kur’lu ol ve öyle gelip çalış.” Bu da patronun tüm sorumluluklarından sıyrılması anlamına geliyor. Aynı şey esnaf-kuryeler için geçerli. İşverenlerin tüm sorumluluklarını ortadan kaldıran yeni bir çalışma sistemi dayatmasıyla karşı karşıyayız yani. Ayrıca uzaktan çalışmanın yarattığı ciddi sorunlar var. Çünkü bu süreç de patronların sorumluluklarından sıyrıldığı bir alan yarattı. 

Az önceki soruya dönelim. 55 yaşındaki DİSK, sermayeden gelen tüm bu saldırılar karşısında neden bariyerler kuramıyor?

Bir kere yasalar, mevzuat, devletin, işverenin tutumu her şey işçinin örgütlenmesinin önünde birer engel olarak düzenlenmiş. İşçiler bütün bu bariyerleri aşıp sendikalı olduklarında da, gücünü devletten ve iktidardan alan işverenin hukuksuz baskılarıyla karşı karşıya kalıyor. En son Birleşik-Metal İş’in örgütlendiği Farplas’ta bunu yaşadık mesela.

ÖZEL SEKTÖRDE SENDİKALI İŞÇİ ORANI YÜZDE 5’E KADAR DÜŞÜYOR

İşçilerin yüzde kaçı sendikalı?

Resmi sendikalaşma oranı yüzde 14 ama kayıtdışı çalıştırılanları kattığımızda bu oran yüzde 10’a düşüyor. Yani her 100 işçiden 10’u sendikalı. Daha da kötüsü her 100 işçiden sadece 7’si toplu sözleşme hakkından, sendikal haklardan yararlanabiliyor. Toplu sözleşmeden yararlanan işçi oranı özel sektörde yüzde 5’lere kadar düşüyor. Yani şu anda Türkiye işçi sınıfı örgütsüz ve bunun birinci nedeni, işçi sınıfını sendikasızlaştırmaya dayanan neoliberal politikalar, ikincisi de özeleştiri olarak söylüyorum, sendikaların, işçi sınıfının değişen yapısı, sermayenin tahakküm alanlarını genişletmesi karşısında kendilerini yeterince yenileyememesi. 

Şu anda onlarca fabrikada, işyerinde veya iş kolunda işçiler direnişte. Fakat DİSK’in işçi sınıfının mücadele potansiyeline cevap üretemeyen bürokratik, hantal bir halde olduğuna dair eleştiriler yapılıyor. Madem Türkiye işçi sınıfının örgütsüz halinden dolayı özeleştiri yapıyorsunuz, neden bunun gereklerini yerine getirmiyorsunuz?

Maalesef bu sadece Türkiye’ye, DİSK’e özgü bir sorun değil. Başından beri söylediğim gibi, işçi sınıfını örgütsüzleştirmeye dönük neoliberal politikaların sonuçlarını yaşıyoruz. Tüm dünyada sendikalar nicelik ve nitelik olarak geriliyor. Bu dönem “sendikal kriz” olarak da tarif ediliyor. DİSK’in 55 yıldır layık olmaya çalıştığımız iki temel ilkesi var. Birincisi, DİSK devletten, sermayeden ve bütün siyasi partilerden bağımsız bir sınıf örgütüdür. İkincisi, DİSK sadece kendi üyelerinin değil, bütün Türkiye işçi sınıfının hak ve hukuku için mücadele eder. Örneğin biz asgari ücretin belirlendiği masada değiliz ama…

Niye değildiniz?

Çünkü en çok üyesi olan konfederasyon o masada olabiliyor ve o da Türk-İş. Ama DİSK olarak açıkladığımız raporlardan, işyerlerinden, meydanlardan asgari ücret belirlenme sürecine müdahil oluyoruz. Her yüz işçiden 10’u sendikalı ve bunların da çok az bir kısmı DİSK’li. Sonuçta biz üye sayısı olarak üçüncü büyük konfederasyonuz ama söylediğimiz sözün, yaptığımız eylemin karşılığı çok daha büyük. Her yere ulaşmaya çalışıyoruz. 

DİSK’E YÖNELİK ELEŞTİRİLERDEN MEMNUNİYET DUYUYORUZ

O halde “işçi sınıfı hazır, DİSK nerede” diye soranlara, bu süreçte çok aktif olmadığınıza dair eleştirilere yanıtınız nedir?

DİSK’e yönelik eleştirilerden memnuniyet duyuyoruz. Kimsenin bu eleştirileri Türk-İş’e, Hak-İş’e yöneltmemesi, DİSK’ten beklentinin çok yüksek olduğunun bir göstergesi. DİSK’in bu sürece öncülük etmesi yönündeki beklenti, sorumluluğumuzu ortaya koyuyor. Mevcut ekonomik kriz ortamında kendiliğinden ortaya çıkan direnişler de yoğunlaşıyor. Çünkü asgari ücrete yapılan zam daha ücretlere yansımadan eriyip gitti. Alım gücü dramatik biçimde düştü. Direnişe geçen işçilerin büyük çoğunluğu sendikasız ve kendiliğinden harekete geçiyorlar. Bizim DİSK olarak sorumluluğumuz, fiziken tüm bu direnişlere ulaşmak mümkün olmasa da, hepsiyle dayanışma içinde olmak. Ama esas sorumluluğumuz, işçi sınıfının direnme eğilimini, talepkâr tutumunu ortak politika ve program çerçevesinde bütünleştirmek. Böylece tüm bu direnişleri “Emeğin Türkiyesi” dediğimiz, işçinin hak ve hukukunun güvencede olduğu, ürettiğimiz değerin hakça paylaşıldığı, demokrasinin, adaletin sağlandığı yeni bir toplumsal düzen mücadelesine taşıyabiliriz.  

Peki bunun gerekliliğini yerine getirebiliyor musunuz?

Elimizdeki bütün olanaklarımızı bunun için kullanıyoruz. Hatta gücümüzün üstünde bir iddia ve cesaretle bunu yapmaya çalışıyoruz. 1 Ekim 2021 tarihinde, henüz enflasyon bu düzeyde değilken “gelirde, vergide adalet, geçinmek istiyoruz” diyerek yeni bir mücadele süreci başlatmıştık. DİSK’in örgütlü olduğu bütün işyerlerinde günlerce eylemler oldu, bildiriler okundu, toplu giriş-çıkışlarla bir irade ortaya kondu ve bunu asgari ücret belirleme sürecine kadar devam ettirdik. Aralık ayında DİSK’in bütün örgütsel kapasitesinin açığa çıktığı, binlerce arkadaşımızın katıldığı İstanbul-Kartal’da son yılların en büyük işçi mitingini gerçekleştirdik. Şu anda da “hayat pahalı, emek ucuz, bu böyle gitmez, geçinmek istiyoruz” diyerek yeni bir mücadele süreci başlatmış bulunuyoruz. 

DİĞER KONFEDERASYONLAR DAHİL OLMADAN GENEL GREV OLMAZ

Ne yapacaksınız bu yeni süreçte?

Sendikalı sendikasız bütün sınıf kardeşlerimizi bu mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz. Bunun için elimizdeki bütün araçları kullanıyoruz, kullanacağız da. 

Mesela gündeminizde genel grev var mı? 

DİSK’ten beklentilerin başında genel grev geliyor, bunu biliyoruz. Elbette işçi sınıfının en büyük gücü üretimden geliyor. Dolayısıyla bu gücü kullanmak da en büyük silahımızdır. Fakat işçi sınıfının bu kadar örgütsüz, DİSK’in gücünün de sınırlı olduğu bir dönemde, diğer konfederasyonlar dahil olmadan olacak şey genel grev olmaz. Gezi direnişindeki atmosferi hatırlayın; sadece örgütlü işyerleri değil, sendikasız, örgütsüz milyonlarca insanın ayağa kalktığı, insanların gündüz işte, gece direnişte olduğu bir dönemde DİSK olarak iki kez genel grev çağrısı yaptık mesela. 

O çağrılarınız karşılık bulmamış mıydı?

İkisinde de çok sınırlı bir karşılık bulduk. 

DİSK’İN GENEL GREV KARARI ALMASININ ÖNÜNDE BİR ENGEL YOK AMA…

O halde ne yapmalı? İşçi sınıfının kendi kendine örgütlenmesi mi beklenmeli?

Sadece DİSK’in değil, tüm emek örgütlerinin ortak bir program, politikada buluşması gerekiyor. Sonra da yeni mücadele araç ve yöntemlerini önümüze koymamız ve bunun üzerinden toplumsal bir mücadeleye dönüştürmemiz lazım. 

Mesela ne gibi yeni mücadele araç ve yöntemleri öneriyorsunuz?

Valla bu biraz da bizim, daha doğrusu sınıfın yaratıcılığıyla ilgili. Bu konuda özellikle gençlere, genç işçilere, genç kadın işçilere çok güveniyorum. Nitekim birbirinden farklı işyerlerinde, fabrikalarda çok yaratıcı, fiili ve meşru eylemlerle karşılaşıyoruz.

Sonuçta şu anda DİSK’in gündeminde genel grev yok mu?

DİSK’in genel grev kararı almasının önünde hiçbir engel yok. Kendi kurullarımızda bunu konuşuyor, tartışıyor, değerlendiriyoruz da. Ama alacağımız kararın doğru zamanda ve hayata geçirilebilir olması gerekiyor. Örneğin diğer konfederasyonları genel greve ikna edecek bir sürecin örülebilmesi lazım. Sonuçta DİSK’in sadece örgütlü olduğu işyerlerinde grev kararı alması genel grev anlamına gelmeyecek. 

MEVCUT DİRENİŞLER KISA VADELİ İYİLEŞTİRMELERİYLE SÖNÜMLENMEMELİ, KALICI KAZANIMLARLA SONUÇLANMALI

O halde şu anda farklı işyerlerinde sürdürülen direnişler ortak bir mücadeleye dönüşemeyecek mi?

DİSK’in tarihsel sorumluluğu, bu direnişlerin hepsini parlayıp sönen çoban ateşleri olmaktan çıkarmak ve ortak bir mücadeleye taşımak. Bu süreçte bunu nasıl yapacağımızı değerlendiriyoruz. Antep’teki bir tekstil fabrikasındaki direnişle İzmir Aliağa’daki gemi sökümü işçilerinin direnişini, Farplas’takiyle Migros’takini, Yemeksepeti’ndekiyle hastanedeki, belediyedeki talepleri ortak bir programda bir araya getirmenin yollarını bulmalıyız. Yani özetle, direnişlerin ortak bir mücadele programını yaratmaya çalışıyoruz. Mevcut direnişler bazı işverenlerin kısa vadeli iyileştirmeleriyle sönümlenmemeli, gerçek ve kalıcı kazanımlarla sonuçlanmalı. Şu an bütün meselemiz, sorumluluğumuz bu. 

BİZDEN DAHA DEVRİMCİ YENİ BİR İŞÇİ HAREKETİNİN ÖNÜNDE NE BEN, NE DİSK YÖNETİMİ ENGEL OLABİLİR

Direnişlere öncülük eden veya içinde yer alan bazı devrimciler “ben olsaydım, şunu şöyle yapardım ve sonuç alırdım” diyor. Sizinkinden daha “devrimci”, daha “heyecanlı” bir DİSK yönetimi olsaydı, DİSK’in şu anki etkisi çok daha başka olmaz mıydı? 

Valla onu bilemem ama şu anda DİSK’in dışında, bağımsız mücadele yürüten sendikalar var. Belki onlardan bir tanesi DİSK’ten çok daha büyük, çok daha etkili bir güç haline gelecektir. Tarih bu şekilde oluşur ve bunun önünde ne ben, ne DİSK ne de başka bir güç engel olabilir. Nasıl ki DİSK, Türk-İş’ten ayrılan sendikalar tarafından kurulmuşsa, benzer yeni yapılar da ortaya çıkabilir. Bizden daha devrimci, bizim yapamadığımızı yapan yeni bir işçi hareketi ve onun örgütü önünde ne ben, ne DİSK yönetimi engel olabilir.

Örneğin DİSK kurulduğunda dönemin iktidarları onu yok etmek için binlerce hamlede bulundu ama onlar gitti, DİSK kaldı. Aynı şekilde yeni bir işçi örgütünün önünde de kimse engel olamaz. Fakat şunu da söylemeliyim; DİSK’in ideolojik açıdan hamuru o kadar sağlam ki, en karanlık dönemlerde bile kendini yenileyerek var olmayı bilir.

Ayrıca DİSK’in veya bağlı sendikaların yönetiminde yer alan herkes zaten devrimci işçi mücadelesinin içinden gelmiş insanlar. Hepimizin tarihinde günlerce, aylarca süren direnişler, grevler, gözaltılar, belki hapishaneler var. DİSK, solduyusu her zaman kuvvetli bir örgüttür. Bir işyeri temsilcimizin bile nasıl bir mücadele deneyiminden süzülüp geldiğini gördüğümde, örgütümle gurur duyuyorum. Elbette dostlarımızın, mücadele arkadaşlarımızın, işçilerin eleştirilerinin başımız, gözümüz üstünde yeri var. Eleştiri olmadan yoldaşlık olmaz.

İşçi sınıfının mevcut huzursuzluğu, sizin tabirinizle çoban ateşleri gibi görünür olup sönüyor ama bir yandan da bu sürecin örgütlenme için çok uygun bir zemin olduğu söyleniyor. Siz bu sürecin örgütsüzlüğü ortadan kaldıracak bir sendikalaşmayla sonuçlanacağını düşünüyor musunuz? 

Buna inanmasak gece-gündüz bu mücadeleyi büyütmek için uğraşmayız. İşçi sınıfının örgütlenmesi açısından çok daha olanaklı bir zeminde olduğumuzu gündelik faaliyetlerimizde deneyimliyoruz zaten. Geçen hafta Diyarbakır’da çok farklı iş kollarından arkadaşlarla bir araya geldik. Her yerde DİSK’e olan güven ve talep artmış durumda. DİSK’in, bütün sendikaların üye sayısı ciddi bir hızla artıyor. Fakat başta da söylediğim gibi DİSK’in örgütlenmesinin önünde her yerde ciddi engeller de var. 

İŞÇİ SINIFI BİR BÜTÜN OLARAK KORKU DUVARLARINI AŞMAYA BAŞLADI

Siyasi engeller mi bunlar?

Siyasi engeller ve iktidardan destek alan işverenin tutumu… Mesela kamuda örgütlenirken, doğrudan iktidarın güdümünde olan sendikaların olması isteniyor. DİSK’in kamuda örgütlenmesi hiçbir şekilde istenmiyor ve bunun önünde çok ciddi engeller var. DİSK’li olmak işten atılmak, sürgün edilmek, baskı görmek, mobbinge uğramak demek. Zaten siyasi iklim dolayısıyla hak aramanın kendisi suç olarak görülüyor. Özel sektöre gelince; arkadaşlarımız işten atılmayı göze alarak DİSK üyesi oluyor.

DİSK’in örgütlü olduğu fabrikalarının çoğunun önünde direniş çadırları var, çünkü ciddi düzeyde işten çıkarmalar var. Dediğim gibi, buna rağmen DİSK’e olan ilgi müthiş ve üye sayımız büyük bir hızla artıyor. Sendikalı olmak, sendikal hakları elde etmek işçi sınıfının temel hedeflerinden biri haline gelmiş durumda. 

İşçiler sendikalı olma korkusunu aşıyor mu sizce?

İşçi sınıfı bir bütün olarak korku duvarını aşmaya başladı. Ayrıca hangi siyasi görüşten olursa olsun, işçi sınıfı mensupları, eğer bir hak, ekmek mücadelesi verilecekse, bunun adresinin DİSK olduğunu biliyor. Buna AKP’ye oy veren işçiler dâhil. 

Niye diğer sendika veya konfederasyonlar değil?

Çünkü işçi sınıfı kimin ne olduğunu yaşayarak görüyor. Onların kamuda, özel sektörde yaptığı toplu sözleşmeler de, DİSK’in yaptığı sözleşmeler de ortada. Keza sendikal demokrasinin nerede, nasıl işlediği gözler önünde. Ücretleri baskılayan politikalar milyonlarca insanı ekmeğe muhtaç etmiş durumda. 1970’lerde yaşamıyoruz ve bugün Türkiye toplumunun dörtte üçü, aldığı ücretle hayatta kalabiliyor. İşçi sınıfı hayatta kalmak için korku duvarlarını aşmak zorunda olduğunu görüyor. 

DİSK, İŞÇİ SINIFINA BU SÜRECİN ÖNCÜSÜ, PARÇASI, ÖRGÜTLEYENİ OLMA SÖZÜ VERİYOR

Genel grev bahsinde, “diğer konfederasyonlar dâhil olmadan olacak şey, genel grev olmaz” dediniz. Genel grev konusunda diğer konfederasyonlarla görüşüyor musunuz? Onlardaki genel eğilim ne?

Tabii ki görüşüyor, özellikle işçi sınıfının bütününü ilgilendiren konularda, örneğin asgari ücret, kıdem tazminatı gibi başlıklarda zaman zaman bir araya geliyoruz. DİSK olarak ortak bir söz söylemeyi de önemsiyoruz. Asgari ücretin oranında olmasa bile, ilkeleri konusunda üç konfederasyon ortak bir açıklama da yaptık. Ama bu ortak açıklamalar yeterli değil.

Aynı zamanda meydanlarda, fabrikalarda, direniş alanlarında da ortaklaşmak gerekiyor. Ne yazık ki diğer konfederasyonlarla böylesi bir ortak mücadele programı çıkarmak mümkün olmuyor. Oysa işçi sınıfı için zaman zaman asgari müştereklerde ortaklaşmanın ciddi karşılığı oluyor. 

DİSK olarak önümüzdeki dönem için ne öngörüyor ve üyelerine ne vaat ediyorsunuz?

Dünyada da Türkiye’de de neoliberal kapitalist sistemin iflası yaşanıyor. Pandemi dönemi bunu çok daha sarih biçimde gösterdi. Sağlığın, sosyal güvenliğin piyasalaştırılmasının, çalışmanın hak olmaktan çıkarılmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Emeği değersizleştiren, işçi sınıfının bütün kazanımlarını yok eden sistem çöküyor.

Neoliberalizm insanlığa korkunç bir felaket yaşattı. Türkiye’de de eşitliğe, adalete, barışa, kardeşliğe, bölüşüm ilişkilerinin hakça olduğu yeni bir toplumsal düzen şart. DİSK’in mücadele çağrısı böylesi bir toplumsal düzen inşası içindir. Vaat kelimesini kullanmıyoruz ama siz söylediniz diye kullanıyorum: DİSK işçi sınıfına bütün bu sürecin öncüsü, parçası ve örgütleyeni olma sözünü ve vaadini veriyor. 

DİSK OLARAK ELBETTE OLMASI GEREKEN NOKTADA DEĞİLİZ, BUNU İNKAR EDEMEYİZ 

Hâlihazırda direnme eğiliminde olan ama örgütsüz oldukları için ne yapacaklarını bilemeyen farklı işyerlerindeki işçilere çağrınız nedir mesela?

Eğer bir işyerinde mücadele, direniş varsa, aynı iş kolunda faaliyet yürüten sendikalarımızdaki arkadaşlar dayanışma içinde oluyor. O arkadaşlardan bize çağrı gelmesine de gerek yok. Mesela şu anda İzmir-Aliağa’da gemi söküm işinde çalışan arkadaşlarımız bir mücadele yürütüyor. Biz hemen DİSK’in o bölgedeki temsilcisi ve aynı iş kolundaki sendikamız üzerinden işçi arkadaşlarımızın yanında oluyoruz. Aynı zamanda onları örgütlemeye çalışıyoruz. Çünkü örgütsüz bir mücadelenin başarılı olması mümkün değil. Elbette ulaşamadığımız, yetişemediğimiz arkadaşlarımız olabilir ama DİSK, tüm üye sendikalarıyla elinin uzandığı her yerde, işçi direnişlerinin yanındadır. 

İşçileri konuşuyoruz ama bir de iş bulamayan genç kitle var…

Tabii, geçen hafta TÜİK’in 2021’in istihdam rakamlarını açıkladı. Çalışma çağındaki nüfusumuz 64 milyon ama bunun sadece 20 milyonu tam zamanlı istihdam ediliyor. Genç işsizliği yüzde 41, genç kadın işsizliği yüzde 51. Bunlar resmi rakamlar ve vahim bir tablo. Hâlâ açlık sınırının altındaki asgari ücreti bile alamayan milyonlarca çalışan var. Hâlâ Türkiye’nin dört bir yanında, organize sanayi bölgelerinde işçinin hesabına asgari ücret yatırılıyor, sonra bunun 1000-1500 lirası elden geri alınıyor. Hâlâ her gün en az üç, dört arkadaşımız güvencesiz çalıştırılma koşullarında iş cinayetlerine kurban gidiyor.

Dolayısıyla DİSK olarak biz de elbette olması gereken noktada değiliz. Bunu inkâr edemeyiz ve DİSK bunun sorumluluğunu taşıyor. Kuşkusuz tek tek direnişleri büyütmek önemli ama bizim meselemiz bu tabloyu bir bütün olarak değiştirmek. Zaten başta işçi sınıfı olmak üzere bir bütün olarak toplum, bütün karar mekanizmalarından dışlandığı için bugünkü vaziyeti yaşıyoruz. O yüzden öncelikle mücadeleyi toplumsallaştırmak ve bütün karar mekanizmalarında söz ve karar sahibi olmayı talep etmek hepimizin önceliği olmalı. 

GAZETECİLERE ÇAĞRIMIZ ÖRGÜTLENMENİZ, SENDİKALI OLMANIZDIR

Son olarak; bizim de çalıştığımız ve işçi mücadelesiyle ilgili en fazla haberlerin yapıldığı alternatif medyada da basın emekçileri zaman zaman hak ihlalleri yaşıyor, sömürülüyor veya temel çalışma haklarına erişemiyor. DİSK olarak alternatif veya sol medyada yaşanan bu tür hak ihlallerine dair yaklaşımınız, tutumunuz, pozisyonunuz nedir?

Bir kere basın iş kolunda çalışan bütün arkadaşlarımızı sendikalı ve DİSK’li olmaya çağırıyoruz. Bilhassa da alternatif, muhalif mecralarda çalışan arkadaşlarımızı… Demin söylediğim gibi, DİSK’in örgütlenmesinin önünde çok ciddi devlet ve sermaye engelleri var. Maalesef bu engelleri kurmaya, hiç beklemediğimiz veya hiç olmaması gereken iş yerleri de dâhil olabiliyor.

Nitekim DİSK’e yakın, DİSK’in ve işçi sınıfının haberlerini yapan basın-yayın organlarında bile Basın-İş sendikamızdaki arkadaşlarımız engellerle karşı karşıya kalabiliyorlar. Fakat siz gazetecilere de çağrımız örgütlenmeniz, sendikalı ve DİSK’li olmanızdır. Sizin çalışma alanlarınızın çok zorlu, çalışma saatlerinin çok uzun. Bunu biliyoruz. Fakat DİSK ve sendikamız Basın-İş olarak medyada çalışan arkadaşlarımızın da hakkını, hukukunu sağlamak için mücadele ettiğimiz unutulmasın. 

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2022, 18:55
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER